26 Aralık 2017 Salı

2017 Yansımaları ve Yeni Yıl



2017 hayatımın en parlak yılı değildi (2016 öyleydi). Bu sene açıkçası hayatıma dair "yapmayacağım, yapmam" dediğim ne varsa hepsini tek tek yaptım. Telefonumu değiştirirken "para verseler almam" dediğim bir markadan aldım. "Almanya'ya bir daha gitmem" dedim, iki gün üst üste gittim. Aslında hayat düzenimi de biraz bozdum denebilir. Son 4 aydır uyku düzenim, yemek düzenim, ders çalışma düzenim; hiçbir şeyim yok. Ben tam 2 yıldır un ve şeker tüketmezdim (yazısı burada), 2 aydır inada bindirmiş gibi lahmacun, sandviç ve pizza yedim.

Löp löp yemek yemem, gece geç yatmam tabi size "ne var ki, ben hep böyleyim" dedirtebilir ama bunlar benim bayadır alışkın olmadığım şeyler. Canım çılgın gibi kurabiye yemek, pastaya çikolatalı sos yapmak istiyor ama bir yandan da "kızım Cemre yıllardır yemedin, sonra kilo alacaksın" diye kendimi durdurmaya çalışıyorum. Sufle yerken "bi daha yemicem" diye ağladığımı biliyorum ben. Peki buna nasıl bir çözüm buldum?



Açlık vs 2 yıllık emek


Kendi kendime dedim ki, sınavlarım bitip de eve gidene kadar (28 Aralık) istediğimi yiyeceğim. Kendime mola hakkı tanıyorum, içim sızlamadan her şeyi yemeye karar verdim. Amaaa, eve gittiğim ilk günden itibaren detokslar mı dersiniz, günde 100 squat mı dersiniz bilemem ama gerçekten eski beslenme ve sağlık düzenime geri dönmek istiyorum. Kaçılın, bir elinde dambıl, bir elinde shaker olan Cemre geliyor!



80'ler modasını 93'te yaşamak


Ben genel olarak klişe şeyleri sevmeyen ve moda olan şeyleri mutlaka modası geçince yapan önyargılı bir insanım, mesala Fight Club'ı 20 yaşımda izledim. Zannedersin Robin Scherbatsky'yim de 80'ler modası Kanada'ya 93'te geldi. Sporun dışında bir de şöyle bir karar aldım, merak edip klişe diye okumadığım kitaplardan seçip bazılarını Mart'a kadar okuyacağım (ki yeni yıl yeni hedef olduğunu anlayayım). Mesala neleri okumadın da okuyacaksın derseniz; Simyacı, Yabancı, Kırmızı Pazartesi, Dönüşüm... Evet bunları gerçekten okumadım ve ilgimi çekmeye yeni yeni başladılar, çok da geç olmadan okuyayım dedim :)



Geçen yıl her gün cüzdanımda biriken bozuklukları kumbaraya atardım ve 1 ay sonunda 80 lira kadar biriktirirdim hep, bu sene bunu da yapmayı bırakmıştım. Bunu yeniden yapmayı düşünüyorum çünkü 1 ay sonra o para o kadar havadan, o kadar tatlı geliyor ki anlatamam size. Bunu kesinlikle yapmanızı öneriyorum.

Klişeleri yaşamak zorunda (mı)yım?


Ve bence en önemlisi bugüne kadar hayatta deneyim değil sadece yüzeysel gözlem biriktirdiğimi fark ettim. Mesala İtalya'ya gittim ama Roma'nın göbeğinde en turistik yerden makarnamı yedim, gidip de gerçekten İtalyanların yemek yediği, otururken saatlerce bağıra bağıra kahkahalarla sohbet ettikleri yerlerden yemek yemedim. Ya da gittim Paris'te Eiffel Kulesi'nin önünde takıldım, hiç bi kafeye oturup insanlar nasıl cool cool oturuyor, Fransızlar nasıl giyiniyor diye bakmadım. Bu yıl biraz daha kültürel deneyim kazanmak istiyorum.



Bunu da deneyimden sayar mısınız bilmiyorum ama son olarak şöyle bir şey var, artık standard bir üniversite öğrencisi neredeyse her konuda fikir sahibi ve bu konular üzerine tartışabiliyor. Ben biraz daha değişik konular hakkında da fikrim olsun istedim ve bu yüzden EdX'ten online derslere kaydoldum. Aldığım dersler arasında "Şarap Tadımı Yapmak" mı ararsın, "Köpek Hareketlerini Anlamak" mı, yoksa "Çin Uygarlığı" mı? Değişik değişik konular hakkında fikrim, konuşacak şeylerim olsun istedim ve böyle şeyler izlemeye başladım, bakalım nasıl olacak.

Farklılığı siz yaratın


Hayatımda neler istediğime şunu düşünerek karar vermeye başladım: Aynaya baktığımda ne görmek istiyorum? Bence bu herkesin hayatında yanıtını bulması gereken en önemli soru, yoksa ne yaşarsak yaşayalım bir türlü istediğimiz doyuma, mutluluğa ulaşamıyoruz.

Benim hayatımda kendime örnek aldığım, "aa bu kişi bunu yapmış, nasıl yaptı acaba, ben de yapabilir miyim" diye örnek aldığım çok insan var ve inanın hiç üşenmeden onlara mail atıyorum, Instagram'dan mesaj atıyorum, ne bileyim bir şekilde ulaşıyorum ve bu insanlarla iletişimde olmak beni inanılmaz motive ediyor. Bu iletişim sonucunda oturup saatlerce kahve içtiğim örneklerim de oldu, bana on bin kilometrelerce öteden kart atan da.




İstediğiniz hayatı siz kurun. 2017, hatta 2016 sizin yılınız olmadı mı, 2018'i siz baştan yaratın. En yakınlarınız sizi çok mı kırdı, konuşmak istiyorsunuz ama kızgın mısınız, boşverin siz yazın onlara. Onları yanınızda istiyorsanız siz onların yanında olarak başlayın buna. Avustralya'ya mı taşınmak istiyorsunuz, nasıl gidebileceğinizi araştırmaya başlayın. En güzel kahveyi mi içmek istiyorsunuz, bütün kahve çeşitlerini her yerde deneyin, favorinizi bulmaya çalışın ve bir daha asla kötü kahve içmeyin. "Ay keşke böyle olsa" demekle hiçbir şey yapamazsınız, sizi mutlu eden şeylere siz ulaşmaya çalışın ve bunların tadını çıkarın.




Gidin sevdiklerinize karşılık beklemeden hediye alın, onların mutlu olduğunu gördükçe siz de mutlu olun ve böylece musmutlu, her istediğinizin gerçekleştiği bir yıl olsun 2018 :)

12 Kasım 2017 Pazar

Aylardır Neredeyim?

Benim için yazı yazmak demek mutlu bir anım olduğunda paylaşmak, sinirimi atmak istediğimde bir hışımla birsürü şey yazıp paylaşmamak ya da hoşuma giden bir şeyi sizin de görmeniz için burada yer vermem demek. Ama aylardır yazmıyorum. Daha doğrusu yazamıyorum. Hayatımda bir şeyler iyi gitmediğinde ya da üzgün olduğumda hiç mi hiç içimden gelmiyor yazmak. Ve yaklaşık 4 aydır da hayatım pek iyi gitmiyor.



Bütün sorumlu yaz mevsimi


Ben üniversite sınavına hazırlanmaya başladığım 11.sınıf yazından beri hep "bu yazım çalışarak geçsin, ileride çok güzel tatil yaptığım yazlar olacak" diye düşünüm ama o hayal ettiğim bol güneşli, denizli, seyahatli yaz bir türlü gelemedi. Üniversitedeki ilk senemde yaz okuluna kaldım (2015 yazı), tatil yapmam gereken ilk yazımı okulda geçirdim ve tüm yaz uğraşmama rağmen hiç de iyi notlar alamadım. Daha sonra zaten çok büyük bir depresyon yaşadım, 2016 yazında neyse ki İtalya'ya gittim de, istediğim gibi seyahat etmek biraz hayal ettiğim şeylere ulaştırdı beni. Geri döndükten sonra hayatımda neler isteyip istemediğimi çok fazla sorguladım ve buna göre yaşantıma yön verdim, bunun detaylı yazısını buradan okuyabilirsiniz. Derken 2017 yazı geldi ve çok spontane gelişen Çin ile Çin'den geçtiğim Avrupa gezisiyle "yaz okulsuz, bol seyahatli, yeni insanlarla tanışacağım" yazın içinde buldum kendimi.

Çin'de öyle insanlarla tanıştım, o kadar eğlendim ki hayatımın daha önce hiç sorgulamadığım yönlerini sorgulamaya başladım ve bazı şeylerin o kadar da yolunda gitmediğini fark ettim (bu sırada hala Çin'deydim). 1 ay sonra ülkeye dönene kadar kafamı dinlemeye ve bol bol eğlenmeye karar verdim. 1 ay sonra Türkiye'ye geldiğimde sorunlarıma odaklandım -bu sorunlar sadece beni etkileyen şeyler değildi- ve etkilediği insanlarla bu sorunları çözmeye çalıştık ama olmadı. Gerek etkilenen insanların yorulması, gerek benim sinirim derken çözmek yerine sorun olan şeyi ortadan kaldırdık. Bu olaylar Temmuz sonuna denk geliyor.


Neler oluyor hayatta, bir de şu rüya gerçek olsa


Benim o zaman olaylara bakış açım "hayatımda bir şeyler oluyor, hayatım bir yöne doğru kayıyor ama iyi mi kötü mü bilmiyorum" şeklindeydi. Kendimi oyalamak için deniz tatiline gittim, tüm gün güneşin altında yatıp müzik dinledim. Düşünsenize, istediğiniz yazı sonunda bulmuşsunuz -seyahat, deniz, boş zaman- ama içiniz rahat değil, geceleri uyuyamıyorsunuz, gülemiyorsunuz ve bu sırada kimseye bir şey anlatamıyorsunuz çünkü siz bile neler olup bittiğinin farkında değilsiniz.

Birkaç hafta sonra çözemeyip rafa kaldırılan sorunlar tekrar gündeme geldi (Ağustos sonu) ama bu sefer çok farklı bir şekilde, konuşarak çözülemeyen şeyler bağırarak, hakaretlerle, gözyaşlarıyla gündeme geldi. Daha sonrasında gerçekleşen olaylarla hayatımı bir arada tutan şeyler puzzle parçaları gibi dağılmaya başladı.

Ayın şarkısı: Parrrramparrrça


Hayatımın en kötü aylarından birini geçirdim. Her sabah kalp çarpıntısıyla uyanıp ağlaya ağlaya uyudum, tabi sakinleştiricilerin ve antidepresanların etki ettiği zamanlarda. Melisa çayı, gün içinde durup dururken akan gözyaşımı durdursun diye en yakın arkadaşım oldu. Dizi izleyemiyorum, kitap okuyamıyorum, hiçbir şeye konsantre olamıyorum; çünkü o çözülememiş sorun içimde gitgide büyüyor ve beni yıkıyordu. Bunu fark edebiliyordum çünkü günde 1 öğün yiyordum ve 1 haftada 4 kilo vermiştim. Kendimi oyalamak için yaptığım tek şey, Bihter'in Behlül'le kavgalarından sonra makyaj yapıp salona inmesi gibi, gözaltlarımı kapatıp her gün başka bir arkadaşımla buluşmaktı.

Duruma biraz da iyi yanından bakmaya çalışıp, tabi öyle bir şey varsa, hazır zayıflıyorken kendimi spora adadım ve bu sırada bir sürü karın kası yaptım. Arkadaşımın köpeğini gezdirmeye çıkardım, hayvanlarla iletişimde olmak tahmin etmeyeceğim kadar iyi geldi ama yine de evde rahat olmadığım için Eylül'ün 10'u gibi bir an önce İstanbul'a geldim.

Bu geçen 1 ay boyunca öğrendiğim en önemli şey, aslında düşündüğümüzden çok daha dayanıklı ve olgunuz. Bunu nasıl mı anladım, ben bu haldeyken çok yakınımda olan arkadaşlarım beni bir kez bile arayıp "nasılsın" demediler de orada biliyorum. Tek başıma ve YALNIZDIM, buna rağmen ayakta kalmayı bir şekilde başardığımı düşünüyorum. Bunu hiç beklemezdim ama kendimi sürekli "bunlar geçici, zaman her şeyi çözer, herkesin dinlenmeye ihtiyacı var" diye telkin ettim ve kriz geldiği anlarda kendimi sakinleştirmeyi başardım. Bütün bunların geçici olduğunun farkındaydım ve bu süre zarfını "peki ben hayatıma dair şu an ne istiyorum" diye düşünerek geçirdim.

Her yaz 1 yeni başkalaşım


Hayatımda yanlış giden şeyleri bulmaya başladım ama bunları düzeltmeye gücüm yoktu. Mesala ben hayatımdan şeker ve unu çıkartarak 16 kilo verdim, ama bu olaylar olurken her sabah poğaça yiyordum ve gün boyunca tükettiğim tek şey melisa çayıydı. Beslenme düzenim iyice bozulmuştu, sürekli tatlı yapıp gecenin köründe onu yiyordum. İstanbul'a geldiğimde de durum pek düzelmedi açıkçası. 2 ay oldu buraya geleli, sorunların bir kısmı çözülmüş olsa da hala hayatımdaki hiçbir şeyi düzene oturtamadım. 

Okulda 2 yıl boyunca istisnasız her sabah 8'de kahvaltıya gelirdim, şimdi 9 buçuktan önce uyanamıyorum. Hayatımda kaçırdığım ders sayısı sayılıdır, derslerimi ekmeye başladım. Aldığım ve çok sevdiğim bir dersin notlandırılması sadece ders performansına göre, onun için hazırlık bile yapmıyorum. Çılgın gibi para harcıyorum, yemeğe verdiğim paranın haddi hesabı yok. Arkadaşlarımla görüşmekten kaçıyorum, en sevdiğim şey olan kahvenin kokusunu unuttum desem yeridir. Beni zamanında depresyondan çıkaran İtalyanca'ya çalışmıyorum, kursa başlamıştım, gitmek zor geliyor-gittiğimde de erken çıkıyorum. Sosyal medya uygulamalarımı sildim, anca bir şeye bakmak için indiriyorum tekrar.

Nasıl altından kalkacağım bilemiyorum, ama çok uğraşıyorum. Sevdiğim insanların yanında olmaya çalışıyorum, gücüm olmasa da sevdiğim şeyleri yapmaya kendimi zorluyorum ama içinde bulunduğum bu düzenden(?) yine çok sıkıldım. Bir şeyleri değiştirmem gerek ve bunu yapmak için gerçekten çok uğraşıyorum. Yaşamak için biraz güç bulduğumda yazmak için de geri geldim, bir sonraki yazıya kadar hoşçakalın <3



21 Temmuz 2017 Cuma

CHINA101: Çin Günlükleri 2



Bu yazıda Çinde gözlemlediğim ilginç şeyler ve kültürel farkları anlatacağım, neler yaptığımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz.


Çinli değilsen uzaylısın



Eğer Çinli değilseniz sokakta yürürken herkes ama herkes size bakıyor. İnsanlar çaktırmadan ya da direk telefonu gözünüze sokarak sizin fotoğrafınızı çekmeye çalışıyor. Uzun kıvırcık saçları ve iri gözleri olan bir arkadaşımla yemek yerken bir adam restorandan içeri girdi ve şoka girip arkadaşımın saçlarına dokunmaya çalıştı. Bir arkadaşım bileğini incitti ve dinlenirken Çinli biri selfie çubuğunu kızın gözüne kadar dayayıp fotoğraf çekip gitmiş :) Ya da daha nazikleri kibarca "fotoğraf çekilebilir miyiz" diye izin istiyorlar.





Fotoğraf çekilen Çinliler ve Ilgın <3

Artık izinsiz fotoğraf çekmelerinden o kadar sıkılmıştım ki fark ettiğimde el sallayıp poz vermeye başlamıştım. Bunu görünce de hemen utanıp gidiyorlar :) Bir de İngilizce bir şey sormaya çalıştığımızda deli gibi utanıyorlar. Dil bilmedikleri için kütüphaneyi ararken sadece "library?" diye soruyoruz ve aldığımız cevap "lib...lib... library??!!" deyip koşarak uzaklaşmaları oluyor.

Bir keresinde arkadaşımla McDonaldsta sipariş beklerken annesinin kucağında tatlı bir kız gördük ve ona Çince "merhaba" dedik. Kız kafasını çevirip bizi görür görmez gözlerini kocaman açtı, yarım metre havaya sıçradı ve bağırarak annesinin boynuna sarıldı :) Sanırım çekik olmayan insanları gerçekte hiç görmediler ve görünce ne yapacaklarını bilmiyorlar.



Söylendiği kadar pis mi?



Evet. Tek kelimeyle evet. Restoranlarda yemek hazırlayan kişilerin uzun tırnaklarını geçiyorum çünkü konu bu seviyede değil. İnsanlar yürürken bir anda yola balgam atabiliyor ya da yemeğin ortasında yüksek sesle geğirebiliyor. Bunu da geçtim kültür farkı diyelim, ama neden umumi tuvaletlerin kapısı açıkken görürsün işini? Bağırsak problemi yaşıyor olabilirsin ama bak orada sifon diye bir şey var, eğer kullanırsan o iğrenç görüntü, koku ve sineklerden kurtulabiliriz hepimiz. Tuvaletten çıkınca da belini yolda yürürken toplama bir zahmet :(

Zaten tuvaletlerde tuvalet kağıdı ya da sabundan eser yok, ben giderken kendi tuvalet kağıtlarımı götürmüştüm mesala.

Bir de çocuklar var. Çocuklara özel altı açık pantolon giydiriyorlar ki yolda tuvaleti gelirse olduğu yere yapsın sonra yoluna devam etsin, hiç bel toplama derdi olmasın :D

Yeni sezon Çin çocuk modası


Çakma cenneti ve küfür


Çin denince akla gelen ilk şeylerden biri çakmacılar olunca biz de bu "fake market"lerin yolunu tuttuk. Burada elektronikten hediyeliğe, kıyafetten saate kadar her şey var. Bu marketlerde öyle bir pazarlık söz konusu ki, 280 yuan dediği Kanken çantayı 45 yuana (22 TL) alabildik. İlk gün gittiğimizde neye kaç yuan dememiz gerektiğini bilmiyorduk. Eğer gidip Kankene 15 yuan derseniz satıcı size "sucker" diye bağırır tabi. Buna da cevap olarak vermeniz gereken tek şey "fuck you".

Eğer satıcının söylediği fiyat size fazla gelip dükkandan çıkarsanız hemen "okey okey" diye peşinizden gelip "sen kaç verirsin" diye soruyorlar.


Ne yiyor bu insanlar?


Hepimizin merak ettiği klasik soru. Aklıma gelen ilk cevaplar pirinç ve deniz ürünü. Pilav demedim çünkü o şey pilav değil. Lapa desen lapa değil, yağsız tuzsuz bir pilav düşünün, işte bütün öğünlerde onu yiyorlar. Her öğünde mutlaka pirinç, tavuk, sebze, balık ve karpuz oluyor. Yoğurdu da şekerli halde bizim Kido sütler gibi kutudan pipetle içiyorlar.

Kahvaltıda milyon çeşit pirinç yemeği, noodle, et gibi şeyler oluyor bence akşamdan kalanları yiyorlar. Ayrıca her şeyin içinde yumurta var, hazır kekten tutun burgere, noodledan tatlıya kadar.

Yediğimiz en lüks yemek
Sol altta çorba, ortada balık-sebze-tavuk, sağ üstte pirinç ve ekmek(?)


Ben annemin "kızım bak kutu kutu konserve al" demesini dinlemeyip "anne ben ortamı tatmak istiyorum, ne bulursam yiyeceğim" dediğim için yanıma çok az yiyecek almıştım. İlk 10-11 gün bayağı bir Çin yemeği yedim ama daha sonrasında yemek yapılan her yerde olan ağır bir yağ kokusu çok fazla midemi bulandırmaya başladığı için McDonaldstan çıkmadım açıkçası. Eğer yemek yapılan bir yerden geçiyorsanız bu kokuyu duymak zorundasınız.



Yemekler fotoğraftaki gibi döner masada geliyor, siz istediğiniz kadar tabağınıza alıp yiyorsunuz - tabi çubuklarla.


Yaşam pahalı mı?


1 Lira 2 Yuana denk geliyor, yani bizim paramız iki kat daha değerli ama hayat Çinde daha pahalı, bu yüzden ben Türkiyedekiyle aynı parayı harcadım. Örneğin su burada 75 kuruş, orada da 1,5 yuan, eşit gibi yani.

Amerikan markaları inanılmaz pahalı. Türkiyede 8 lira olan Starbucks Americano orada 12 lira, Bigmac Türkiyede 12 lira iken Çinde 16 lira. Çin restoranları ise çok ucuz. Günlük 20 liraya krallar gibi karnınızı doyurabilirsiniz. Bu Amerikan pahalılığının komunist devlet olmanın sonucu olduğunu anlatmışlardı bize bir derste.

Bir McDonalds menüsü


Elektronik ürünlerin fiyatları da ucuz denebilir, iPhone 7 Plus 3000 liraydı örneğin. Ayrıca Çinliler deli gibi elektronik hastası. Metroda internet çektiği için herkes sürekli internette, ya dizi izliyorlar ya da bizim WhatsApp gibi WeChat kullanıyorlar. Arkadaşlarıyla sohbet ederlerken ya da marketteki kasiyerler bile sürekli kulaklıkla bir şeyler dinliyor.


Hava durumu nasıl?


İnanılmaz sıcak ve nemli. Gece bile olsa camı açtığınızda sanki saunaya girmişsiniz gibi nemli sıcak hava doluyor içeri. Sabahın 8inde bile 40 derecede eriyebilirsiniz, tabi şansınıza güneş varsa. Yoksa hava aydınlandığı andan karardığı ana kadar hep aynı gri gökyüzü var, günün hangi vakti olduğunu anlayamıyorsunuz. 

Bir de yağmur meselesi var, ilk hafta neredeyse her gün saat 4-5 arası deli gibi ama gerçekten deli gibi yağmur yağdı. Herkes kapalı bir alanda yağmurun geçmesini bekliyor öyle olunca. Bütün motosikletlerin özel şemsiyesi var. Bir gün yağmura yakalandım ve üzerimde yağmurluk ve kot ceket olmasına rağmen tişörtüm sırılsıklam olmuştu.


Ne kadar pis ya da sıcak olursa olsun, ben hayatımda bu kadar farklı bir deneyim yaşamamıştım. Kendime çok şey kattığımı düşünüyorum ve açıkçası bir daha gitmek için gün sayıyorum :)

Gelirken "Çine gidiyoruz inanamıyorum" diye gülümserken dönüşte uçaktan dışarı bakarken "bu kesinlikle son gelişim değil" diye gülümsüyordum.

CHINA101: Çin Günlükleri 1


Benim ne işim var 8000 kilometre uzaktaki yerde?



Boğaziçindeki Konfüçyüs Enstitüsü her sene Çince dersi alanları Çine götürüyor, bu sene kontenjan artınca ders almayanları da götürdüler, ben de bu sayede Çine gitmiş oldum :)

Uçak biletimizi Air Chinadan aldık ama bize bu uçuşları THY yapıyormuş dendi, yani uçağa binene kadar THY mi yoksa Air China ile mi uçacağımız tam belli değildi. Zaten belirsizlik var, bir de kontuarda görevli biletimizi bulamadı, yanlış güne baktığı için ismimiz gözükmemiş (kocaman alkış). En son artık kapıda THY uçağını görünce hepimiz rahatladık tabi.

Kapıda sıra beklerken Çinli bir adam bizle kimsiniz, neden gidiyorsunuz diye sohbet etmeye başladı, sonra uçakta da yanımıza gelip telefon numaramızı istedi. Defalarca hayır diyoruz adam gitmiyor, resmen yapıştı :D Gece 2 de havalandıktan 1 saat sonra tam Hazar Denizi üzerindeyken gün doğdu ve mavi gölün üzerinde pespembe bulutlar inanılmaz tatlı görünüyordu. Biraz daha ilerleyince de Gobi Çölünü gördük.

Gün doğumu ve altta Hazar Denizi

10 saat sonra Şanghaya indik ve kapıların açılmasını beklerken yanımızda oturan Çinlilere "Çince "evet, hayır" ne demek" diye bir soralım dedik. Sormaz olaydık, tek kelime İngilizce bile bilmiyorlar. Kime sorsak yanındakine sesleniyor yardım et diye, insan bir evet, hayır ne demek onu bilir yani (ilerde öğrendik ki "water"ı  bile bilmiyorlar). Uçaktan indik, annemleri aramaya çalışıyorum ve telefonumdan gelen tek ses telesekreterin "ni hao" sesi. Ne arama yapabiliyorum ne mesaj atabiliyorum. İnternet desen zaten Whatsapp, Instagram yani hiçbir Google ürünü çalışmıyor; sap gibi kaldım ortada. Aslında o noktada anlamam gerekirdi başımıza neler geleceğini.


Not: Bu yazı Çinde yaşadığımız olayları anlatıyor, Çin hakkındaki yorumlarım ve ortamı anlattığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz.


İlk izlenim : acı, çok acı



Bizi havalimanında Şanghay Üniversitesinden iki görevli karşılayıp yurtlarımıza götürdü, bu arada yurtlar resmen otel gibiydi. Yerleştikten sonra hava almak için camı açtım, diyorum ki oh eser şimdi biraz, ne esmesi resmen içeri sıcak hava ve baharat kokusu girdi camdan. Hava o kadar tuhaf ki, camı açınca gelen hava sanki otobüs motorunun yanından geçerken gelen hava gibi.

Daha sonra akşam yemeği için okulun yakınlarında bir çarşıya gittik ve noodle söyledik. "Noodle yani bildiğimiz şey ne kadar farklı olabilir ki" cümlesinden sonra hatırladığım tek şey bütün ağzımın alev alev yanmasıydı. Pul biber acısı gibi değil ama, direk bütün ağzımın alev aldığını hissettim, ejderha olsam daha az ağzım yanardı sanırım :)

Noodle yediğimiz çarşı

Biz okulun başlamasından erken geldiğimiz bir tam gün boşluğumuz vardı. Ertesi gün dışarı çıkıp kahvaltı edelim ve biraz gezelim diye dışarı çıktık. Meşhur 85 Degrees diye bir fırına geldik, her şey mi şekerli olur yani, hotdogda bile şeker vardı düşünün artık, sanırım hamurlarının içine şeker katıyorlar. Yemekten sonra fiyat/kalite performansında dünya lideri ve artık Türkiyede de mağazası olan, elektronikten terliğe kadar her şeyi satan Minisoya girip hayatımızda yapmadığımız alışverişi yaptık (Sanırım Türkiyedeki fiyatlar Çindeki kadar ucuz değil).

Minisoda bluetooth hoparlör bulunca hemen Türklüğümüzü gösterdik, Çinde de olsak kanımız Türk kanı ve "oy farfara" açıp dans ettik :)

 


İzdivaç Şanghay versiyonu



Şanghayda çok değişik bir gelenek varmış, aileler bir yol boyunca dizilip şemsiyelerin üzerine çocuklarını anlatan yazılar yazıyorlar ve çocuklarına talip arıyorlar. Diğer insanlar da ciddi ciddi bu yazıları okuyup kendilerini beğendirmeye çalışıyorlar. Bu sistemin adı "Şanghay Evlilik Marketi" imiş. Nanjing Roada giderken biz de bu pazardan geçmiş olduk :)

Şanghay Evlilik Marketi

Minisodan sonra dünyanın en uzun alışveriş caddesi olan Nanjing Road ve meşhur Şanghay silueti olan The Bunda geçtik ve ben hayatımda bu kadar etkileyici insan yapımı bir şey görmedim. O kadar çok gökdelen var ki ve bu gökdelenlerin ışıklandırılması hava kirliliğiyle birleşince çok değişik bir görüntü ortaya çıkıyor. Bundda mezuniyet için fotoğraf çekilen Şanghay Üniversitesi öğrencileri ile karşılaştık ve üniversite bayrağı açtıklarını görünce kadroya dahil olduk :)

The Bund

Ertesi gün (pazartesi) okul açıldı, programın tanıtımı yapıldı ve öğrenci kartlarımız basıldı (tabi ki ben bu kartı Türkiyeye dönerken kaybettim). Kampüs çok büyüktü ve herkes bir yere giderken sürekli bisiklet biniyordu. İndirilen bir uygulamayla bisikletler kullanılabiliyor ama biz Çin hattımız ve internetimiz olmadığı için bisikletleri kullanamadık, bu yüzden her yere (yurttan okul 30 dakika kadar sürüyordu) yürüyerek gittik. Sabahın 8 inde bile 40 derece sıcak olunca yürümek resmen işkenceydi.

Ertesi gün iki günlük gezi için Wuzhen (ucen diye okunuyor) ve Hangzhouya (hanco) doğru yola çıktık. Wuzhen çok değişik, kanallar üzerine kurulmuş bir şehir, bence kesinlikle Asyanın Venediği. Hangzhou da göl kenarında otantik bir Budist kenti. Ben çok akıllı bir hareket yaparak gece fotoğraf makinamı açık unuttuğum için şarjı bitmişti, buralarda çok az fotoğraf çekebildim.

Hangzhou

Hangzhouda gezerken bir mağazada çok güzel bir Çinli elbisesi gördüm. Zaten almak aklımdaydı, desenini de beğenince alayım dedim ama fiyatı çok pahalıydı (100 lira civarı). Satıcı elbisenin ipek olduğunu, bu yüzden pahalı olduğunu söyledi ama ben çok beğendiğim için paraya kıyıp aldım <3 Daha sonra çakmacıların olduğu yerde gezerken Çinli elbiselerini çok çok daha ucuza gördük (yaklaşık 20 lira), işte o zaman anladım elbisede ne kadar kazıklandığımı...

Elbisem
Geziden dönünce okul tam olarak başladı ve Çince, Çince şarkılar, Tai Chi, Kaligrafi derslerine başladık. Çince tonlamalar üzerine kurulu bir dil olduğu için ilk ders çok komikti, herkes bir ağızdan koro gibi doğru sesi çıkarmaya çalışıyordu. Müzik dersinde ise Çince "Mo Li Hua" şarkısını öğrendik. Müzik öğretmenimiz o kadar tatlıydı ve sesi o kadar güzeldi ki resmen kadını alıp eve götürmek istedim, o kadar hayran oldum kadına. Mo Li Hua yı dinlemek isterseniz buraya tıklayın :)

Tai Chi dersi


Hem telefonum gitti hem fotoğraflarım



Oraya gidişimin 4. günüydü sanırım, gece arkadaşımla yolda yürürken telefonum yaklaşık 30 santim yükseklikten yere düştü. Ama bu telefon daha önce nerelerden nasıl düştü hiçbir şey olmadı; bu sefer ekranı paramparça, dokunmatiği zaten çalışmıyor, ekranın köşesi DELİK ve altındaki devreler gözüküyor. Yaptırmaya kalktım dünyanın parasını istediler, bir de nasıl bir şey yapcaklar belli değil. Yeni telefon alsam hem o kadar param yok hem de Çinde Google sıkıntılı olduğundan Androidin Türkiyede çalışmama riski var. Ne yapsam diye düşünürken ertesi gün bir arkadaşım yedek telefon getirmiş onu bana verdi de bu sıkıntıdan kurtuldum <3

Peki ben bu arada nasıl fotoğrafsız kaldım? Telefonum yok olduktan 2 gün sonra arkadaşımla makinadaki fotoğraflara bakalım dedik, ta daaa, o gün çektiklerim dışında hiçbir fotoğraf yok :( Zaten telefonum yok moralim bozuk, bir de üstüne bütün fotoğraflarım ve tabi ki çektiğim arkadaşlarımınkiler de gitti. Dedim ki amaaan napayım gezmene bak sen Cemre, İstanbulda düşünürsün bir çaresini.

İstanbulda fotoğrafları geri getirmeyi başardım, hafıza kartı kendi kendine bir klasör daha açıp onun içine atmış önceki fotoğrafları ama neye göre yaptı bunu hala bilmiyorum. Olsun, sonuç: başarılı <3



Sonraki günler gezmeye Oriental Pearl Tower diye Şanghayın simgesi olmuş bir kuleye çıktık. Kulenin 260 metre yükseklikte tamamen cam bir balkonu vardı ve inanın midem yağ kokusundan ordan aşağı bakarkenki kadar bulanmamıştır :(


Kuleden inince hemen yanındaki Yangtze Nehrinde tekne turu yapıp akşam yemeği yedik ve bunun benim için çok büyük bir anlamı var. 10. sınıfta coğrafya dersinde öğretmenimiz bu ırmaktan bahsetmişti ve ben "acaba bir gün oraya gidebilecek miyim" diye düşünmüştüm, çok net hatırlıyorum bunu. Ve o gün ben o nehirde tekne turu yaptım <3




Biraz da sakatlanalım


Oriental Pearl Towerdan sonra Şanghayın en meşhur şey gece hayatı. Bir akşam dışarı çıktık her şey güzel, dans ediyoruz derken ben bir an kendimi masada dans ederken buldum. Yine her şey güzel dengem yerinde derken ne olduğunu anlamadan biri üstüme düştü ve ben masadan yere yuvarlandım. Son hatırladığım şey iki dizimin birden döndüğü ve benim ona rağmen topuklularla zıplamaya devam edişim. Sonuç: iki hafta geçmesine rağmen dizlerim deli gibi ağrıyor ve ilaç kullanıyorum.



Alışveriş merkezini üzerimize kilitlediler


Şanghay gerçekten çok büyük bir şehir ve metroyla bir yere gitmek çok uzun sürüyor. Alışveriş için bir alışveriş merkezine girmemiz gerekti ama kaçta kapanır ne olur bilmiyoruz. Alacağımızı aldık sonra gittik Burger Kinge yemek yiyoruz ama içeride bizden başka kimsecikler yok, saat de 22:10 civarı. Biz yemeğimizi yerken iki arkadaşımız yanımıza gelmeye çalıştı ama nedense gelemediler.

Zavallılar her şeyden habersiz Burger yerken


Biz onları ararken neden gelemediklerini anladık, alışveriş merkezi kapandığı için kapıları üzerimize kilitlemişlerdi! Ne ışıklar yanıyor ne merdivenler çalışıyordu ve bütün kapılara zincir takmışlardı, üstüne üstlük içeride kimsecikler yok ve şarjımız da yoktu. Yangın çıkışından zorla çıktıktan sonra nihayet arkadaşlarımızla buluşabildik <3

Bu sefer de yanlış metroya binip tam tersi yöne gittik ve aktarma yapacağımız yerde son metroyu kaçırdık. Saat olmuş 23:30, kimsenin bizi anlamadığı bir yerde 4 kız sokakta kaldık. Neyse ki uzun uğraşlar sonunda anlaştığımız güvenlik görevlileri bize taksi çağırdı da gece 1 gibi yurda ulaşabildik.

Metro çıkışında taksi beklerken

Hayatımda ilk defa 12 saat uçtum, ilk defa Asya kıtasına gittim, ilk defa dilinden tek kelime bilmediğim bir yerde 16 gün geçirdim. Hem inanılmaz iyi, hem inanılmaz kötü bir deneyimdi. "Su" yu yarım saat boyunca anlattığımızda anlamayışları, yağmurdan dışarı çıkamayışımız, parçalanan 3 telefon, Nurun "mo li hua" söyleyişi, Furkanın fotoğraf çekilirken "i, ar, san" diye sayışı ve dönerkenki yeni ailemden kopma hissini asla unutamam. Sevgili 403 iyi ki varsınız <3


Not: Çinde yaşadığımız olayları okuduktan sonra Çin hakkındaki yorumlarım ve ortamı anlattığım yazıya buradan ulaşabilirsiniz.


Not: Bu yazı gözyaşlarıyla beraber yüzde kocaman bir gülümsemeyle beraber yazılmıştır <3

17 Temmuz 2017 Pazartesi

"Boğaziçi" Moleküler Biyoloji ve Genetik Doğru Tercih mi?

Üniversite sınavına girdiğim sene Boğaziçi ilk ve tek tercihimdi, hatta tüm sene boyunca duvarımdaki Boğaziçi posterine bakarak uyudum ben :) Ama bazen düşünüyorum burası bir öğrenci için, hatta özel olarak Moleküler Biyoloji ve Genetik öğrencisi için doğru bir yer mi diye. Özel okul mu olmalıydı, yoksa Boğaziçi gerçekten "Boğaziçi" miydi?

18 Haziran 2017 Pazar

Moleküler Biyoloji ve Genetik Okumalı mısınız?

Puanlar geldi ve çoğunuz "acaba moleküler biyoloji ve genetik mi okusam" diye düşünmeye başladınız. Peki bu bölüm size uygun mu? Burada derslerden, bölümde neler yaptığımızdan değil de okurkenki süreçten bahsetmek istiyorum biraz. Belki "evet ben bunları yapabilirim" ya da "yok almayayım hiç bana göre değilmiş" demenize yardımcı olabilirim.


  • Lisede öğrendiğiniz biyolojik olayların gerçekte hangi moleküllerin etkileşimiyle ve bu değişimlerin hangi kimyasal ve yöntemlerle takip edilebileceğini öğrenebiliyorsunuz. Eğer biyoloji seviyorsanız olayların detaylarını öğrenmek çok eğlenceli ve heyecan verici. Biyolojiyi çok seviyor musunuz ve bu kadar detay ister misiniz iyi düşünün. Bir yerde sıkılıp "ben neden bu kadar detayda boğuluyorum" diye ağlayabilirsiniz çünkü eğer hücre biyolojisi çalışmak istiyorsanız genetik de öğreneceksiniz, ya da kanser çalışmak isterseniz biyoistatistik dersi de alacaksınız.

  • Ders çalışmayı gerçekten sevmeniz gerekiyor çünkü hem bölümde rekabet ortamı var hem de yüksek lisansta iyi okullardan kabul almak için not ortalamanızın iyi olması lazım. Amerikada yüksek notlarla mezun olmak buraya göre daha kolay ve onların arasından sıyrılabilmeniz gerekiyor. Yani birazcık çok çalışmanız gerekiyor, bir tıpçı tek bir komitesine ne kadar çalışıyorsa biz de bir dönemdeki bölüm derslerimize toplam o kadar çalışıyoruz aslında.


  • Olabildiğince erken bir hocanın labına girmeniz gerekiyor. Gerçek deney yapmasanız bile birkaç yöntem; pipet nasıl tutulur, DNA tanka nasıl yüklenir gibi şeyleri öğrenmeniz iyi olur çünkü okul lablarında böyle şeyleri çok az yapıyorsunuz ve çok iyi öğrenemiyorsunuz. Dönemde normal derslerin yanında laba vakit ayırabilir misiniz onu düşünün.
  • Eğer "tıp mı okuyayım yoksa moleküler biyoloji mi" diyorsanız, açıkçası bir tıpçı 1 komiteye ne kadar çalışıyorsa biz de bölüm derslerimizin toplamına bir o kadar çalışıyoruz. Ben "tıpta o kadar çalışmam" diyip buraya gelmiştim ama durum öyle değilmiş :) Tıpta anatomi ve ezber daha fazlayken, moleküler biyolojide tıptaki olayların nasıl olduğunu biraz daha hikaye gibi, yani olayı konsept olarak öğreniyoruz. Tıp bizim bulduğumuz uygulamaları tedavide kullanıyor. Ayrıca burada ilk iki sene fizik, matematik ve kimya da görüyoruz; bence bu tıp ile moleküler biyoloji okumak arasındaki büyük bir fark.


  • Eğer okulu bitince hazır işim olsun, 5 bin lira maaş alayım, hafta sonum boş olsun derseniz - bence tercihinizi bir daha gözden geçirin. Çünkü okul bitince yüzde doksanınız yüksek lisans yapacak ve deneyiniz gece geç saatlere uzayabilir, hafta sonu gelmek zorunda kalabilirsiniz ve yüksek lisansta tatiliniz sadece 1 haftacık olacak :( Kafam rahat olsun diyorsanız pek size göre değil.

  • Bilimi sevip sevmediğinizi iyi düşünün. Yüksek lisans veya doktora yapmaya karar verirseniz, bir şeyler keşfetmek için çalışacaksınız demektir ve yıllarınızı küçücük bir genin etkisini bulabilmek için hücreden DNA ayırırken geçirebilirsiniz. Sonunda mükemmel bir sonuç da alabilirsiniz, hiçbir şey de. Sonuç sizi tatmin edebilir de, etmeyebilir de. Sonuçtan değil de, araştırma kısmından zevk alıp almayacağınızı düşünün.


Üniversite Tercih Rehberi

12. sınıf sınav süreci hem zor hem yorucu ama asıl sıkıntılı olan bence okul ve bölüm tercihi yapmak. Benim kafamda istediğim bölüm belli olsa da yine de tercih döneminde bir "acaba" demiştim. Peki siz bu kararı netleştirmek için neler yapabilirsiniz?


1) Akademisyenlere bakın


Tercih etmeyi düşündüğünüz bölümün ismini "XX Üniversitesi XX Bölümü" şeklinde Google'da aratın ve bölümün internet sitesinden akademisyenleri bulun ve onların CV'lerine bakın. Hangi alanlarda çalışıyorlar, hangi okullardan mezun olmuşlar bunlar çok önemli. Çünkü size eğitim verecek kişiler o alanlarda uzmanlaşmış ve size onları anlatacaklar. Mesala sadece insan genetiği üzerine çalışan profesörlerin olduğu bir okulda immunoloji çalışan hoca yoksa seçmeli ders olarak immunoloji açılmayabilir ve siz bu konuda okulda eğitim alamayabilirsiniz. Tercih etmeyi düşündüğünüz okulda bence çok farklı alanlarda çalışan hocalar olmalı.

Akademisyenlerin hangi okuldan mezun oldukları da önemli. Yurt dışı tecrübeleri var mı buna bakın, çünkü yurt dışındaki bilime olan bakış açısını görmek, insanların ne kadar profesyonel ve işini ciddiye alarak çalıştığını görmek, hocaların öğrencileri deneyler konusunda nasıl yönlendirdiklerini görmek insana çok şey katıyor. Ben yurt dışı stajımı yapmadan orada geçirdiğim 2 ayda bu kadar fazla fark gözlemleyebileceğimi tahmin etmemiştim mesala. İkinci olarak lisanstan sonra yüksek lisans ve doktoraya aynı okulda mı devam etmişler buna bakın, çünkü bence lisansta kendini geliştirebilmiş insan, hadi master belki olabilir, ama doktorada zaten araştırmaları ve bilimin nasıl işlediğini gördüğü bir yerde kendine ne kadar yeni şey katabilir, emin değilim. Bu konuda bir fikrim yok, bütün eğitimini aynı okulda almış bir kişi kendini çok çok da geliştirebilir, bilmiyorum, ama bence yeni yerler görmek ve bakış açısı kazanmak her zaman daha iyidir.

Akademisyenlerin doktoralarını nerede yaptıkları şu açıdan da çok önemli, çünkü biri bana şu cümleyi kurmuştu: "Sürekli XX Üniversitesi'nde çalışmış ve doktora eğitimini orada tamamlamış bir hocanın referansı sizin hiçbir işinize yaramaz". Siz çok iyi bir okula master başvuruyorsunuz diyelim ve referans alacağınız hoca da nispeten iyi, tanınan bir okulda değil. Böyle bir durumda sizin hocanızın referansı ne kadar geçerli ve inandırıcı olabilir, benim bir fikrim yok çünkü henüz başvuru yapmadım ama doktora yapan bir tanıdığım bana az önceki cümleyi söylemişti.


Yazın tanıtım gününden


2) Mezunları bulun ve birden fazla kişiyle konuşun


İstediğiniz okul/bölümün internet sitesinden "mezunlar" kısmını bulun ve oradan son 1-2 yıl önce mezun olmuş kişileri Facebook'ta aratın. Bulabildiklerinize bölümü tercih etmek istediğinizi söyleyin ve aklınızda sorular varsa mutlaka bıktırana kadar sorun. Benim yazdığım yaklaşık 15 kişiden KİMSE mesajlarıma dönmemişti, hiç cevap alamayabilirsiniz de.

Benim konuştuğum moleküler biyoloji ve genetik öğrencilerinden biri dünyanın en negatif insanıydı ve "bu bölüm okunmaz, ben senin yerinde olsam başka okula giderdim, niye düşünüyorsun ki" gibi şeyler söylemişti. Biri size çok olumlu konuşup gözünüzü boyarken biri bölümün gerçeklerini yüzüne vurabilir ya da farklı okullarda okuyanlardan birinin söylediği bir şey o okulu elemenizi sağlayabilir.

Bu konuyla ilgili şunu da söylemek istiyorum, konuştuğunuz kişilere şunları mutlaka sorun: "Hocalar sizi iyi yerlere gelmeniz, gerek staj gerek master için, destekliyorlar mı", "hocaların öğrencilerle iletişimi nasıl, sorunlarınızı çözmeye yardımcılar mı yoksa çok mu egolular" ve bence çok komik dursa da "hocalar dersi slayttan mı anlatıyor". Bizim bir hocamız derste hiçbir ek materyal (kitap ya da slayt) kullanmadan tamamen aklındaki bilgileri bize anlatarak ders işliyordu ve benim bu okulda 4 yılımda geçirdiğim en verimli ders o dersti. Gerçekten dersi derste not tutarak ve dersi dinleyerek öğreniyordum, öğrenmek zorundaydım çünkü derse çalışabileceğim başka bir kaynak yoktu. Bu üniversitede öğrenciyi derse motive eden çok büyük bir faktör. Ya da bazı hocalarımız var, sadece slayttan okuyor, anlaşılmayan yerleri tahtaya bile çizme gereği duymuyordu. Böyle derslerin verimliliğine siz karar verin.



3) Tanıtım günlerine katılın


Çok klişe ama okulların tanıtım günlerine mutlaka katılın. Belki hayalini kurduğunuz okul sizi içindeyken hiç mutlu hissettirmeyecek ya da hiç aklınızda olmayan bir bölümün tanıtım sunumu size çok farklı şeyler katacak. Ben Boğaziçi'ne tanıtıma geldiğimde kendimi resmen evimde hissetmiştim ama bölümümün sunumu o kadar kötüydü ki kendim emin olmama rağmen "kesin başkaları vazgeçmiştir" diye düşünmüştüm. Ayrıca sunumları genelde bölümden hocalar yapar ve bu hocalarla sunumlarda soru sorarak veya çıkışta direk iletişime geçip bilgi alabilirsiniz.

Ama bence şöyle bir şey de var, tanıtıma gittiğiniz üniversite tabi ki o okuldaki bölümü tercih etmeniz için sizi ikna etmeye çalışacak çünkü işi bu ve okula öğrenci çekmeye çalışıyor. Bu yüzden objektif olamayabilir, bence tercih etmeyi düşündüğünüz bütün okulların tanıtım günlerine gitmeye çalışın.



4) Koç'ta 24 Saat


Koç Üniversitesi'nin Koç'ta 24 Saat isimli bir programı var. İstediğiniz okul Koç olsun olmasın ya da şehir İstanbul olmasın ama bu programa katılmanızı öneriyorum çünkü bu program klasik tanıtım günlerinden farklı olarak, size her bölümden derslere girme imkanı sunuyor. Mesala girdiğiniz bir derste 3. sınıf organik kimya konusu ya da 2. sınıf akışkanlar mekaniği konusu bölümdeki bir profesör tarafından kısaca anlatılıyor, böylece bölümde az da olsa ne gibi dersler alacağınızı, derslerin içeriğini tıpkı bir bölüm öğrencisi gibi görmüş oluyorsunuz. Programda Koç'ta 1 gece kalınıyor ve ben 2 defa gittim, ikisi de çok eğlenceli geçmişti.

Programa başvurmak için buraya tıklayabilirsiniz.


Kışın tanıtım ofisi bizi gezdirirken

5) Şehri gezin


Okulun tanıtım günü yoksa bile eğer gidebiliyorsanız, düşündüğünüz okul şehir dışındaysa hem okulu hem şehri gezin. Okulu gezmek için okulun tanıtım ofisine mail atabilirsiniz. Ben 12. sınıftayken annemle Boğaziçi Genetik'i gezmeye karar vermiştik. Önce gidip öyle elimizi kolumuzu sallaya sallaya boş boş okulu gezecektik ama sonra tanıtım ofisine mail attık ve biri bizi karşıladı, bölümden bir doktora öğrencisiyle konuşmamızı sağladı, kampüs turu yaptırdı ve yemek yedik. Eğer kendimiz tek başımıza gitseydik bunların hiçbirini düzgünce yapamazdık.

Şehri gezerken de şehir öğrenci şehri mi, eğlenceli mi, yapılacak aktiviteler var mı bunlara bakın. Üniversiteden beklentiniz çoksa küçük bir şehirde çok mutsuz olursunuz ya da rahat biriyseniz muhafazakar bir şehirde yine mutsuz olursunuz.


6) Blog araştırın


Bu bloga da bölüm araştırırken geldiğinizi varsayarsak (öhöm öhöm) doğru bir şey yapıyorsunuz. Bölümlerle ilgili bloglarda bölümle ilgili çeşitli yazılar, farklı bakış açıları bulabilirsiniz. Burada yine öğrenci ve mezunlarla röportajlar olabilir ve sorularınızın bir kısmına yanıt bulabilirsiniz.

Bu blogu açmamın en büyük sebeplerinden biri de bu, moleküler biyoloji ve genetik çok düşünülmesi gereken bir bölüm ve bunun hakkında bilgi veren çok kaynak yok.

Koç'ta 24 Saat programındaki grubum



5 Haziran 2017 Pazartesi

Neden Bölümü Bırakmaya Karar Verdim?

Bir yıl boyunca posterine bakarak uyuduğum, tek tercihle kazandığım Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünü okuldaki ilk yılımdan sonra bırakmaya karar vermiştim. Bu kadar istekliyken beni bölümden soğutan ne oldu?

16 Mayıs 2017 Salı

İstanbul: Kuzguncuk-Beylerbeyi-Çengelköy

Bazen bazı yerler ararsınız, "çok uzaklaşmayayım ama çok farklı olsun", Kuzguncuk işte tam olarak o aradığınız yer! Üsküdardan ister otobüsle, ister benim gibi sahilden 20 dakika yürüyerek kolayca gelebildiğiniz bu şirin mahalle resmen gözlerinizden kalpler çıkartıyor <3 Yola masa atmış kahveler mi, renkli evler mi, sanat galerisi mi, ne ararsanız Kuzguncukta var.

Kuzguncuk

24 Nisan 2017 Pazartesi

İyi Ki Doğmuşum Be!

Geçtiğimiz günlerde bir doğum günü daha geçirip 22 yaşımdan gün almaya başladım! Hayatımda ilk defa sorunsuz bir doğum günü geçirdim ve geçtiğimiz doğum günlerimle bu yılkıni karşılaştırınca, diyorum ki hayatımdaki bazı insanlar iyi ki var!


27 Şubat 2017 Pazartesi

Nasıl Kendi Kendime İtalyanca Öğrendim?

Yazın getirdiği boşlukta canımın sıkıldığı bir akşam İtalyanca öğrenmeye karar vermiştim :) O günden bu yana 7 ay geçti ve ben kendi kendime öğrenerek bu aralar A2 seviyesine geçmek üzereyim. Şimdi bunu nasıl yaptım, hangi uygulamaları kullandım onları anlatacağım. Tabi ki bu önerileri sadece İtalyanca için değil genel dil öğrenimi için de uygulayabilirsiniz :)



5 Şubat 2017 Pazar

Staj Ararken Yapılmayacak 10 Hata

Moleküler Biyoloji ve Genetik okuyan hepimizin hayali üniversitenin ilk yılından itibaren laboratuvarlara gidip bir şeyler öğrenmek, CVmize yazacak deneyimler kazanmak ve tabi ki referans bulmak. Ben de geçen sene bu zamanlarda 2016 yazı için yurt dışında staj aramaya başlamıştım. Peki ne oldu da 1 tane bile staj bulamadım?