29 Temmuz 2018 Pazar

Magdeburg Deneyleri Chapter 8

Magdeburg'daki 2. ayımı da gün itibari ile bitirmiş bulunmaktayım! Bu hafta yaşadığım sıradışı tecrübelerde (aman ne önemliler ne önemliler :D) 1 adet anane baskını ve enstitüde olay çıkarmak var.

Baskıncı torun


Geçen hafta öğrendim ki anneannem bu hafta arkadaşlarıyla Orta Avrupa turuna gelecekmiş. Ben de dedim ki, acaba bir yerde karşısına çıkıp ona sürpriz mi yapsam, bence çok tatlı olabilirdi. Tur programına baktım, favori şehirlerimden Budapeşte'ye iniyorlardı. Tabi ki Budapeşte'ye bir daha gitme fikri beni kalbimden vurdu ama ama ama bilet fiyatı 700 lira olunca o hayaller suya düştü. Onun yerine cuma günü Dresden'de onlara baskın yapmaya karar verdim. Gidiş için tren ve dönüş için otobüs biletimi aldım, labdan da izin aldım ve cumayı beklemeye başladım. Küçük bir sorun vardı, mutlaka cuma günü yapmam gereken bir deney vardı, o yüzden gece geldiğimde laba gitmem gerekiyordu. Ve bu olacak olaylar hakkında sadece bir ipucuydu...



Zaten Dresden hakkında fazlasıyla önyargılıydım çünkü 1 ay önce gittiğimde haziran sonunda hava 7 dereceydi ve kazakla mont giymeme rağmen donmuştum, neyse ki hava 30 derecenin üzerinde görünüyordu. Sabah 5'te kalktım, tren istasyonuna gittim ve 3 aktarma ile Dresden'e vardım. Bu arada önceden tur rehberiyle yazıştım ve rehber bana yola çıktık, şehre geldik gibi haber verecekti. Ben Dresden'e geldiğimde onlar Prag'dan yeni yola çıkmışlardı, bu yüzden geçen geldiğimde yetiştiremediğim Kunsthofpassage'a gittim. Mutlaka fotoğrafını görmüşsünüzdür, mavi bir bina ve üzerinde borular var, yağmur yağdığında bu borulardan ses çıkıyor (müzik yapan bina diye de geçiyor).

Daha sonra rehber bana beklemem gereken meydanı yazdı ve ben orada bir kuytu bulup resmen oraya pustum, sanki ananem beni görse orada tanıyacak :D Yani bence beklemediği için benzetme de gözlerine inanamazdı. Bütün grup toplandıklarında sinsice aralarına sızdım ve ananemin omzuna pıtpıt yapıp "nasııl beğendin mi şehri" diye kadının ödünü kopardım :D Çok şaşırdı ve hemen sımsıkı sarıldı, kimi görse "torunum beni görmeye gelmişş :))" diye sevincini paylaştı. Bu arada rehberle şehir turuna katıldık ve serbest zamanda da hediyelik alışverişi yaptık. Kıyamam ya, ananem sürekli bana hediye almaya çalıştı, yemek ısmarlamaya çalıştı, ne yapacağını şaşırdı geldim diye.


Artık vedalaşma vakti gelmişti ve ananemlerden ayrılıp otobüsüme bindim. Ve bakın, önyargılıyım dedim durdum, otobüse bindiğim an şakır şakır yağmur yağmaya başladı. Ama öyle böyle değil, araba yıkamacıdan geçiyormuş gibi sanki. Neyse ki gün içinde yağmadı. yine de beni şaşırtmadığın için teşekkürler Dresden. Neyse ben Magdeburg'a geldim, eve gidip eşyalarımı bırakıp direk laba geçtim.

Labda alarm!


Önce hücre kültürü odasında nöronları fixledim (yani onlara oldukları gibi kalmaları, gelişip değişmemeleri için kimyasal verdim). Bu işlemdeki materyalleri sterilize etmek için ateşle çalışıyorum bu arada. İşim bitince gazı kapatıp kapatmadığımı kontrol ettim (burası önemli), daha sonra normal laba inip işime devam ettim. Bu sırada saat 11 oldu ve bayağı yoruldum, zaten sabah erken kalkmıştım. İşim bitince hücre kültürünü bir kez daha kontrol edeyim dedim, acaba bir kimyasalı orada unuttum mu ya da gazı kapattım mı diye. Odaya yaklaştıkça bir alarm sesi gelmeye başladı ama içimden diyorum ki "Allahım nolur bizim kültürden gelmesin" ama malesef ki odaya bir girdim, bas bas alarm çalıyor ve turuncu bir lamba yanıp sönüyor.

Kunsthofpassage
"Gazı mı açık bıraktım yaa" diye, bir yandan hem kendi sağlığım için hem de bir an önce çözmek için kendimi dışarı attım. ve koşa koşa güvenliği aradım ve güvenlik tabi ki olması gereken yerde değil. Acaba dışarıda sigara mı içiyor diye dışarı çıktım, bu sefer de geri kapı açılmadı, binaya giremedim. İçerde çılgınlar gibi alarm çalıyor ve ben dışarda kilitli kaldım(?) resmen. Neyse ki telefonum yanımdaydı ve yakında oturduğu için Xiao'yu aradım. Hemen geldi ve odaya çıktık. Bir şeyleri kontrol etti "I think it is gas" falan diyor ama ben "gas"ı duydukça deliriyorum. En son Xiao "bence Rodrigo'yu aramalıyız" dedi (Rodrigo patronumuz) ve ben Rodrigo'yu arayıp acı gerçeği verdim.

Ama telefonu kapattığımız an güvenlik yanımıza geldi ve "ben seni koşarken gördüm, sorun yok, sakin ol" dedi. Bense "nasıl olayım amca, odayı en son ben kullandım ve şu an alarm var, kim bilir ne yaptım" diye ağlıyorum. Şimdi olayın aslını anlatıyorum: başka bir odada propan gazı kaçağı varmış ve alarmlar bağlı olduğu için bizim odada da alarm çalmış. Yani ben bir şey yapmamışım ama ALARMLAR BAĞLI NE DEMEK?? Alarm neden bağlı olur, bu olay alarm mantığına ne kadar uygundur sorarım size!!

Bir ay önce burada kazak ve bereyle fotom vardı, bu da yazlık versiyonu olsun :)
Daha sonra Rodrigo'yu tekrar aradık. Xiao konuşurken arkadan Rodrigo'nun "Is Cemre fine?" diye sorduğunu duydum, tatlış ya kesin sesimden anladı ne kadar paniklediğimi. Neyse sakinim, bu olayı sorunsuz atlattık ve mutluyum.

Bu haftam anlaşıldığı üzere biraz duygusal geçti, mutluluk da duygu panik de duygu sonuçta :D Umarım haftaya daha sakin, daha kafam rahat uyanacağım bir hafta olur. Öpüyorum, hoşçakalın <3

26 Temmuz 2018 Perşembe

Moleküler Biyoloji ve Genetik Okul Karşılaştırması 1

Bu yazıyı yazıp yazmama konusunda çok kararsız kaldım, çünkü başka okullar hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ama "mutlaka böyle bir yazı yazmalısın" diye çok ısrar edilince ben de Koç, Bilkent, İTÜ, ODTÜ ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü'nde okuyan ya da oradan mezun insanlarla görüşüp okulları ve bölümleri hakkında birkaç soru sordum. Aklımda başka okullar da vardı ama sadece buralardan birilerine ulaşabildim. Boğaziçi'ne özel kendi yazdığım bir yazı zaten olduğu için buraya eklemiyorum, onu buradan okuyabilirsiniz.

Vee işte karşınızda 30.000 bandında bulunan Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümleri karşılaştırmaları!

Çok uzun olmaması için yazıyı 2 part halinde paylaşacağım ve iki yazıya da diğerinin linkini ekleyeceğim. Yine de bu yazıları kısaltıp eklemek zorunda kaldım, eğer "ben şu okulu tercih etmeyi düşünüyorum" diye haber verirseniz o okulun bütün cevaplarını size yollayabilirim :)

İkinci parta buradan ulaşabilirsiniz.






** Neden bu okulu tercih ettin?


KOÇ: Türkiye’deki statüsü ve özel okul olmasından kaynaklı olarak diğer okullarla karşılaştırılınca daha fazla olanak sunduğunu düşündüğüm için Koç’ta okumayı tercih ettim. 


BİLKENT: Ben kanser üzerinde araştırma yapmak istediğim için Bilkent’i seçtim. Öğretim görevlilerin büyük bir çoğunluğu kanser hakkında araştırma yapıyor ve yayınladıkları makaleler de de kanser tanısı ve tedavisi üzerinde.


İTÜ: Boğaziçi istemiştim, onun da isminden kaynaklı bir istek vardı ama puanım buraya yetti.


ODTÜ: Lisedeyken benim için moleküler biyoloji “kansere çare bulmak” için okumam gereken bölümdü. İnsanlığa güzel bir şeyler bırakmaktı küçükken amacım. ODTÜ’yü seçme sebeplerim ise Ankara’da aileme yakın olması ve ODTÜ’nün öğrenci topluluklarının sosyal olanaklarının çokluğuydu.


İYTE: İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü herkesçe yaygın şekilde bilinmese de mezunların yorumlarından ve mezuniyet sonrası profillerinden yola çıkarak verilen eğitimin kalitesinin, hedeflediğim amaca yönelik olduğunu anladım. Eğitim dilinin İngilizce olması, öğretim üyelerinin neredeyse tamamının doktoralarını veya doktora sonrası çalışmalarını Avrupa ve Amerika’da yer alan öncü üniversitelerde tamamlamış olmaları, Moleküler Biyoloji ve Genetik lisans programının tam anlamıyla hem zorunlu hem de seçmeli dersler açısından çok geniş bir vizyon ile hazırlanmış olması ve İYTE’nin konumu itibariyle hem fiziki hem de tematik yapısından dolayı tercih ettim. 





** Lab derslerinizde çok kalabalık oluyor musunuz, lablar verimli geçiyor mu?


KOÇ: Lablar genel olarak 20 kişi civarı oluyor ve en çok üç en az da iki kişilik gruplardan oluşuyor. Çok kalabalık değil ama çok da rahat değil. Lablar genelde asistanların zamanı etkin kullanamamasından verimsiz geçiyor yoksa çok da sıkıntılı olmazdı sanırım. Deneyleri düzgün seçememiş olduklarında boşa deney yapmış olduğumuz oluyor. Genel olarak bilgisiz kalmış gibi hissetmiyorum ama pratikte çok da düzgün işlemiyor aslında yani yapmış olmak için yapıyor gibi oluyoruz sonuçlar veya deneyin kendisi o kadar titiz ve düzgün olmuyor.


BİLKENT: Biz okula girdiğimizde 80 kisi kadardık ama azalarak 70 kişiye düştü sayemiz. Bu 70 kişi için de iki tane section açılıyor, o yüzden lab derslerinde de yaklaşık 35 kişi oluyor, tabi ders programı bazı insanların uymadığı için bir section diğerinden daha kalabalık olabiliyor ama genel olarak deneyleri max 3-4 kişilik gruplarla yapıyorsun. Bu yüzden verimli geçiyor diyebilirim. 


İTÜ: Lab derslerinde bazı haftalar çok kalabalık, bazı haftalar normal kalabalık oluyorduk. Teorik kısım olarak faydalı, pratik olarak çok faydalı olduğunu söyleyemem. Elimiz mikropipet görmedi seviyesinde değil tabi ki ama grup arkadaşlarımızla paylaştığımız için deneyin aşamalarını (5 kişi) bölük pörçük bir şey oluyordu.


ODTÜ: bazı derslerimiz biyoloji bölümü ile ortak oluyor ve onarın lab ortamları ayrı bölüm dersi lablarımızdan farklı oluyor. Bölüm dersi lablarımız kalabalık olmaz; benim dönemimde 24 kişi girdik alttan alanlarla beraber maksimum 30 kişi oluyorduk. 2 section a bölündüğünü de düşünürseniz 15 er kişi oluyorduk lablarda ve her laba minimum 2-3 asistan geliyordu. Öğrenci-asistan oranının öğrenme için uygun olduğunu düşünüyorum. Ancak her yıl kotaların atması yüzünden öğrenci sayısı daha fazla ve imkanlar şu an benim okuduğum dönem kadar yeterli midir bilmiyorum.


İYTE: Lab derslerine genellikle yaklaşık 20-25 kişi kayıt yaptırdık ve bu sayı ikiye bölünerek iki ayrı laboratuvarda aynı anda derslere (section) katıldık. Lab derslerinde genelde 3-4 kişilik küçük gruplar ve her gruba bir araştırma görevlisi olacak şekilde toplamda 5-6 araştırma görevlisi bulunuyor. Dolayısıyla lab derslerinde sıkça karşılaşılan deney sürecinde zihinsel olarak kaybolma durumu yaşanmıyor. Her an, deneyin herhangi bir aşamasında yardım alabiliyorsunuz. 





** Bölümün genel not ortalaması nasıl, yüksek not almak zor mu?


KOÇ: Sanırım herkesinkini düşününce ortalama 3 civarı denebilir. Çok yüksek olan da var tabii çok aşağıda da. Ancak genelde not düşüren dersler genetik dersleri oluyordu geçtiğimiz dönemlerde daha sıkıntılıydı not işi. Şu an biraz daha normal olduğunu düşünüyorum. Ancak daha yüksek not alan arkadaşlarım için biraz daha sıkıntılı gözlemlediğim kadarıyla fazla yüksek harf notu verilmek istenmiyor.


BİLKENT: Bölümde ortalaması 3.5 ve 3 üstünde olan baya insan var. Hocalar not konusunda sıkıntı yapmadı kimseye bildiğim kadarıyla, not ortalaması düşük olanlar da genellikle bütün okulla beraber alınan Calculus, Fizik vs gibi kredisi yüksek olan derslerden dolayı düştü.


İTÜ: Dönemden döneme, hocadan hocaya değişen bir durum.


ODTÜ: Not ortalaması mezun olana kadar hiç derdim olmamıştı, benim için öncelik anlamak öğrenmek diyordum ancak mezun oldum ve lisans ortalamam yüksek lisansı bitirmiş olmama rağmen hala karşıma çıkıyor. Havuz derslerinden aldığım utanılacak notların akademik hayatımı bu kadar etkileyeceğini bilseydim okulu uzatır ama daha güzel bir ortalamayla mezun olurdum kesinlikle.

Bölümde kendi dönem arkadaşlarım için konuşursam ortalama 3 civarında altında kalan pek yok.


Hocalar not konusunda sıkıntılı değil eğer hepsinin kendi dilini çözerseniz. Hepsinin farklı bir tarzı var mesela bir hocamız alır kitabı baştan aşağı okur ve size sınavda okuduğu pasajda sizin anlatımı pekiştirmek amaçlı verildiğini düşündüğünüz bir istatistiği sorar. Öğreticiliğini eleştirmiyorum bile ancak eğer tarzını bilirseniz tam puan alırsınız bilmezseniz o dersle ilgili dünyaları bilseniz bile istediğini vermemiş olursunuz. Ancak tek amacı öğrencinin ufkunu açmak olan hocalarımız da var; derslerinde ilk saat konsepti verip sonraki saatlerde öğrencilere beyin fırtınası yaptırıp sınavında da size hayali deneyler kurduran, dahası deneyde saçmalasanız dahi fikriniz olduğunu anladığında notu cebinden veriyormuş gibi davranmayıp fazlasıyla not verenler.


İYTE: Hocaların öğrencilerde görmek istediği en önemli şey nottan ziyade işlenen konu hakkında yorum yapabilmeleri ve yaratıcı şekilde düşünebilmeleriydi. Elbette Biyolojiyi sadece ezberden ibaret sanan veya yalnız kitapta yazanı öğrenip sınava giren kolayca istediği notu alamaz. Her bölümde olduğu gibi notu daha az/ daha çok veren hocalar yok değil ama hocalarla samimi şekilde diyalog kurulabildiği için hangi hocanın not konusunda nasıl davranabileceğini anlıyorsunuz. Hocaların tamamı yurt dışında bulunduğu için, lisans sonrası not ortalamasının yüksek lisans/doktora başvurusunda ne kadar önemli olduğunun farkındalar. Dolayısıyla derste emek çeken, yeni yorumlar katabilen ve sınavlara çalışmayı son geceye bırakmayan öğrencilerin not konusunda telaş yapmasına gerek görmüyorum.






** Lisans öğrencilerinin labda çalışma olanağı nasıl?


KOÇ: bence laba giremiyorum diyen insan peşinde koşmamıştır. Benim labda gerçekten çalışmak isteyip de çalışamayan arkadaşım olmadı. Ben daha hazırlıktayken hocayla konuşup ders almadan bile başlamıştım yani ne kadar istediğine bağlı. Belki direkt istediğin labda başlayamayabilirsin ama yani bir yerde başlayıp daha sonra da geçilebilir sonuç olarak deneyim olduğu için bence bu anlamda okul baya rahat diğer okullara göre. Neredeyse her tanıdığım bir labda çalışıyor zaten. Sadece genetik labında değil tıp-kimya-fizik lablarında da çalışabileceğimiz için hem farklı vizyonlar hem de çalışma deneyimi kazanıyoruz.


BİLKENT: Birinci sınıflar için laba girmek bir miktar zor olsa da birinci sınıfların bile kabul edildiği oluyor, Ondan sonra iki ve üçte hocalar genellikle labına lisans öğrencilerini alıyorlar. Ama erken davranmak en iyisi çünkü belli bir zaman sonra lablar çok kalabalık olduğu için hocanın labım çok dolu diye almadığı oluyor. Kendi hocalarımız dışında okuldaki UNAM (Ulusal Nanoteknoloji Arastirma Merkezi) oradaki hocalara da başvurup onların labında da çalışanlar oluyor dersimize giren hocaların haricinde bir labda çalışmak isteyenler için. Laba girmek için de hocanın seni tanıması çok önemli, derslerine katılım vs olarak.


İTÜ: Çok istersen olur ancak lisans öğrencilerinin boş zamanlarını labda değerlendirmesi çok yaygın değildi benim okuduğum zamanlar.


ODTÜ: MBG de special project adlı bir ders var (biyolojide zorunlu değil) öğrenciden beklenen bölümden bir hoca ile görüşüp labının imkanları müsaitse dönem içerisinde bir mini proje yapması o nedenle çalışma olanağı öğrencinin isteğine bağlı.


İYTE: Lablar, diğer üniversitelerin labları ile kıyaslandığında fiziki şartları ele alındığında devasa boyutta kurulmuş diyebilirim. lablarda size yardımcı olabilecek çok sayıda yüksek lisans ve doktora öğrencisi çalışmalarını sürdürüyor. Üçüncü sınıftan itibaren Araştırma Projesi 1 ve Araştırma Projesi 2 olmak üzere iki seçmeli ders var. Bir hocayla labda çalışma konusunda anlaştıktan sonra bu derslerden birini veya ikisini alarak labda resmi şekilde çalışabiliyorsunuz. Ben mezun olmadan önce, bu iki dersi başarıyla tamamlayan ve ortalaması 3.00 üzerinde olan öğrencilere dördüncü sınıfta açılan Mezuniyet Projesi isimli bir seçmeli ders alma hakkı tanınıyordu. resmi olmayan lab çalışmaları da ikinci sınıftan itibaren yine bir hocanın labında yapılabilir. Birinci sınıfta tavsiye etmiyorum. Sebebi, zaten oldukça yoğun olan birinci sınıf ders programının arasında labda staj yapmaktansa ilk sene ortalamayı yüksek tutmanın en stratejik yol. Bir hocayla staj hakkında konuşmadan önce ilk yapılması gereken, o labdan çıkan tüm makaleleri en güncelden en eskiye doğru okuyup incelemek hatta çeşitli sorular, öneriler düşünmek. Böylece öğrencinin başvurmak istediği lab hakkında ne kadar ilgili ve bilgili olduğu anlaşılıyor.   





**Aldığınız derslerden memnun musunuz, gereksiz var mı ya da seçmeli seçenekleri bol mu?


KOÇ: Bazen sürekli aynı şeyleri görüyormuşuz gibi hissediyorum ve ben açıkçası çok fazla bir şey öğrendiğimi düşünmüyorum. Yani sistem daha çok ben her şeyi yazdığım gibi sorarım ezberle şeklindeydi o yüzden aklımda yer etmekten çok ezber olması bana bir şey katmamasına sebep oldu. Hocaların yoğun programlarından dolayı bölüm seçmeli dersleri çok az ve senede bir ya açılır o ders ya açılmaz. Bu daha çok hocalarımızın alanlarına bağlı olduğu için kim varsa ona göre değişiyor pek de bilmiyorum açıkçası ben başka bölümle ortak olan seçmelileri tercih ettim planlama yaparken, seçebileceğimiz çok seçmeli ders var, dil dersleri gibi.


BİLKENT: Biyoinformatik adına biraz eksik kaldığımızı düşünüyorum. Derslerde hocalar kendi ilgi alanı olduğu için biraz fazla kanser odaklı konuyu anlatıyor gibi geldiği zamanlar da oluyor. Maalesef bölüm derslerinde seçmeli sayısı fazla değil. Genelde psikoloji ve kimya bölümlerinden dersler alıyoruz. Bölümden seçtiğimiz ders var immunology, special techniques in molecular genetics gibi. Bu derslerle ilgili kotu olan şey hoca sayısı çok fazla olmadığı için her donem bir ya da bazen iki tane seçmeli ders açılıyor gibi oluyor ve sen bunlardan seçmek zorunda olduğun için pek seçme şansın senin gibi olmuyor.

İTÜ: Genel olarak gayet güzel bir temel verdiklerini düşünüyorum. Biyoteknoloji ağırlıklı bir seçmeli ders yelpazesi var, mecburi değil zorunlu alınıyor bir şekilde birbirine benzeyen iki ders ancak bunların yanında ilgi çekici seçmelilerde var. 


ODTÜ: Zorunlu olarak gereksiz ders yok ancak seçmeli sayısı hiçbir zaman yeterli gelmiyor çünkü onu da öğreneyim onu da öğreneyim derken dersleri bitirmiş oluyorsunuz J


İYTE: Birinci sınıfta bu kadar ağır Fizik ve Matematik konularını görmenin doğruluğunu sorgulasanız da analitik düşünme yeteneğinizi, ufkunuzu genişlettiğini zamanla ve bazen de alttan ala ala anlıyorsunuz:) Prokaryot Moleküler Genetiği ve Ökaryot Moleküler Genetiği dersleri üçüncü sınıfta ilk ve ikinci dönemde açılıyor ve lisansüstü alanda ilerleyecek öğrenciler için oldukça kilit dersler. Seçmeliler yıldan yıla ve hocadan hocaya değişim gösterebiliyor ama açılan seçmeliler her alandan olduğu için (Bitki, Kanser, Hücre, Fizyoloji, İmmünoloji) her öğrenci kendi hedefleri ve stratejileri doğrultusunda seçmeli ders programını şekillendirebiliyor.






**Yüksek lisans (araştırma) olanakları nasıl? Orada kalmak ister misin, ya da mezun olduysan orada neden kaldın/kalmadın, kararından memnun musun?


KOÇ: Seneye mezun olacağım ve genel olarak Koç’tan mezun olup Türkiye’de kalan çok duymadım diyebilirim. Yani Koç’ta 4 senede alabileceğim kadar şey almış olacağım, aynı hocalarla aynı şeyi yapmaktansa başka şeyleri görmeyi tercih ederim ama yüksek lisans olanakları iyi. 


BİLKENT: Araştırma için hocalara okul tarafından biraz da olsa bir destek sağlanıyor sanırım ama genelde araştırma için TUBITAK ve başka hibelere başvuruyorlar. Master için orada kalmayı ben düşünüyorum ama doktora için yurt dışına gitmeyi tercih ederim. 


İTÜ: Lisanstayken çok lab ortamlarına girilmiyor bitirme projesi dışında o yüzden yüksek lisans olayını pek bilemiyorum. Değişik bir yer görmenin daha iyi olacağını düşündüm. Evet memnunum.


ODTÜ: Araştırma olanakları özel ünilerden sonra en iyilerden biri. Türkiye’de araştırma para ile doğru orantılı gidiyor maalesef ancak hocalarımızın hemen hemen hepsi çok aktif ve sürekli yeni projeler üretiliyor. Yurtdışında kazandığım yüksek lisansa burs sağlayamadılar ve ben de başka bir gelir bulamadım, halihazırda lisansta beraber çalıştığım hocamın çalışmaları ilgimi çekiyordu o sebeple kaldım. Türkiye’de kalıp başka ünilerde başlayan arkadaşlarımla konuştuğumda durumumuzun oldukça iyi olduğunu fark ettiğimden memnunum ancak tabii ki gönül yurtdışı isterdi.


İYTE: Eğer istediğim konunun çalışıldığı lab İYTE’de olsaydı İYTE’de kalır ama yüksek lisans boyunca yurt içi veya yurt dışı değişim programları ve stajların peşinde koşardım. Türkiye’de kalburüstü üniversitelerin genel prensibi zaten akademik kadrolarına dahil edecekleri öğretim üyelerinin, doktoralarını yurt dışında (Avrupa, Amerika) bir üniversiteden almış olmaları. Sonuç olarak her akademik kademenin daha farklı kurumda ilerlemesi hem araştırmacının hayatına hem de çalışmalarına renk katar diye düşünüyorum:) 


Yazının devamı olan ikinci parta buradan ulaşabilirsiniz.

Moleküler Biyoloji ve Genetik Okul Karşılaştırması 2

Koç, Bilkent, İTÜ, ODTÜ ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü'nü karşılaştırdığım yazıların ikincisine hoşgeldiniz! İlk yazıya buradan ulaşabilirsiniz diyor, birilerine faydalı olmasını dileyip sizi aşağıya davet ediyorum.

Boğaziçi'ne ait benim kendi düşüncelerimi buradan okuyabilirsiniz.

Yazının ilk partı için de buraya tıklayabilirsiniz.





** Çift ana dal imkanı nasıl?

KOÇ: Ortalaman çift ana dal koşuluna uyuyorsa zaten başvurduğunda reddedilmesi gibi bir durum Koç’ta yok. Çift ana dal çok fazla teşvik edilen bir durum. Tıp hariç çift ana dal yapılamayan bir bölüm yok. Genel olarak da psikoloji ve kimya tercih ediliyor ve bizim dönemin neredeyse yarısı kimya yarısı da zaten psikolojiyle yapıyor şu an. Ders seçimi sırasında dersler çakışmadığı sürece çok fazla sıkıntı olmuyor bu durum. 

BİLKENT: Çift ana dal ortalaması 3.30’dan yüksek olan, birinci sınıfın sonunda, öğrenciler yapabiliyor ama sadece Fizik ve Matematik bölümlerinden, ama onun dışında yan dal yapan çok fazla okulun genelinde. MBG için sanırım sadece bizim donemde 10 kişi psikolojiden yan dal yapıyor. Brain and Behavior üzerinden devam etmek isteyenler tercih ediyor ve pek zorlamadığı için Kimyadansa onu tercih ediyorlar. Ortalaması 3 üstünde olanlar birinci sınıfın sonunda başvurabiliyor yan dal için. Kimya tercih edilmemesinin bir nedeni de bence bizim bolumun çok yoğun ders programı, lablarla birlikte neredeyse bütün haftan doluyor- benim haftada 34/40 saat dersim vardı 6 ders aldığım donem – boşluklara uyan ders bulmak kimya için baya zor olabiliyor. 

İTÜ: Kimya mühendisliği ile yapılıyor genelde, fizik ile yapan da var. İTÜ’de psikoloji yok zaten. 

ODTÜ: İmkanlar geniş genellikle bilgisayar ve psikoloji tercih ediliyor ileride yönelecekleri alana göre

İYTE: MBG lisans okumaktayken, 3. ve 5. dönemler arası yan dal ve çift ana dala başvuru yapılabiliyor. Başvurulabilen programlar ise Mimarlık, Şehir ve Bölge Planlama, Fizik, Kimya, Matematik, Elektronik ve Kimya Mühendisliği. ÇAP veya Yan dal düşünenlere tavsiyem lisansın son dakikalarına bırakmadan en erken dönemde başlamaları. Bu arada MBG lisans programındakilerin genellikle Kimya ve Fizik Bölümünde ÇAP veya Yan dal yaptıklarını söyleyebilirim. 




** Programlama öğretiyorlar mı?

KOÇ: Bir tane bilgisayar mühendisliği dersi alınıyor o da MATLAB öğretilen bir ders. Başka bir programlama dersi programımızda yok. Ancak seçmeli dersler herkese açık yani isteyen biri Java veya başka hangi programlama öğretiliyorsa onun dersini almakta serbest.

BİLKENT: Programlama ikinci sınıfta MATLAB ve JAVA öğretiyorlar. Şu an ne kadar netleşti bilmiyorum ama MATLAB kalkmış ve yerine Pyhton gelmiş diye duydum. Bu dersler diğer bölümlerle beraber aldığımız ortak dersler, o yüzden bölüme odaklı biyoinformatik için programlama yapmıyorduk ama temeli öğretiliyordu. Üçüncü sınıfta da introduction to bioinformatics dersi vardı bu derste kullanılan databaseler, toollar nasıl kullanılır onu öğrendik. Dersin bir kısmında da R kullanmayı öğrendik ama R ve databaseleri aynı dönemde öğrenmek bir donem için fazla geldiği için R bilgimiz temel düzeyde kaldı ama bölümle ilgili kod yazdığımız bir ders oldu. Matlab ve Java için de bölüm odaklı olmasa da ilgisi olan arkadaşlar daha sonra kendini geliştirip projelerinde stajlarında kullanmış bu programlama dilini.

İTÜ: Havuz derslerinde bilgisayar dersi de var bütün okulun aldığı, o derste MATLAB öğretiliyor. Ancak biyoinformatik odaklı değil haliyle. 

ODTÜ: Maalesef hayır sadece istatistik için R öğreniyoruz. Ancak ilginiz varsa seçmeli olarak alabiliyorsunuz başka bölümlerden

İYTE: Evet, ikinci sınıfta Biyoistatistik ve Programlama, üçüncü sınıfta Uygulamalı Biyoinformatik ve Dördüncü sınıfta Bilişimsel Biyoloji adlı dersler zorunlu. Bu dört zorunlu bilgisayar dersi ham bilginin bilgisayarlı analizi ve istatiksel hesaplamaları konularında size çok yardımcı oluyor. Programlama dersi kapsamında, ben dersi almadan önceki dönem hocanın Fortran isimli programlama dili varken dersi aldığım sene C programlama dili anlatıldı. Benden sonraki yıllarda HTML anlatıldığının duydum. C’den memnun olmakla birlikte, bu dersin Python programlama dili ile optimize edilmesinin daha kullanışlı olacağını düşünüyorum.




** Hocalar öğrencileri destekliyor mu, öğrencilere yaklaşımlar nasıl, referans veriyorlar mı?

KOÇ: Hocalar çok fazla öğrenci dostu değil o yüzden çok fazla desteklemiyor. Öyle yaklaşım olacak kadar da iletişime geçmiyorlar zaten bizimle yani özellikle konuşmaya da çalışmadım tabii pek bir ilgim olmadı çünkü. Referans konusunda çok sıkıntılı olduğunu duyuyorum etraftan ama tabii hocayla olan iletişime de bağlı alan birileri elbet vardır. Hocasına göre değişiyor ama genelde derslerinde yada lab hayatınızda sizi istekli olarak tanımazlarsa –illa yüksek akademi başarılı olarak değil- referans vermiyorlar. 

BİLKENT: Hocalar üniversitelerde genelde ulaşılmaz olarak gözükse de bizim okulda çok rahatlıkla hocalarla iletişime geçebiliyorsun. Problemlerini çözmene yardım etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Özellikle bizim bölüm biraz küçük olduğu için sanırım hocalarla birebir iletişim kurabilmen çok kolay oluyor. Hocaların seni tanıdığı için de bir problem yaşamıyorsun ama kişisel istisnalar oluyor tabi. Hocalar referans veriyor, ama referans vermek için dersindeki performansın ve seni ne kadar iyi tanıdığı önemli.

Bir de her dönemin sonunda öğrenciler donemdeki performansı hakkında hocaya bir geri bildirim veriyor anonim olarak bu rektörlük tarafından gizli bir şekilde yapıyor ve aldığı geri bildirime göre hocalarla konuşuluyor. Bence bu da hocaların öğrencilere karşı tutumu konusunda daha dikkatli olmasını sağlıyor. O yüzden hocaların öğrencilere yaklaşımları da kotu olmuyor.

İTÜ: Çok desteklemiyorlar istisnalar dışında. Bence öğrenciye yukarıdan bakan tavırları var genel olarak. Ben referans almakta sorun yaşamadım yüksek lisansa başvururken.

ODTÜ: Hocaların danışmanlıkları çok başarılı değil. Ders seçimlerinde ya da hangi yöne yöneleceğinizi danışmak istediğinizde kendi alanları dışı hakkında çok fikir vermiyorlar. Ancak birinci ve ikinci sınıftaki derslerde bölümdeki neredeyse tüm hocaları tanımış, birçok alan hakkında fikir sahibi olmuş oluyorsunuz hocaların rehberliğine ihtiyaç kalmıyor pek. Negatif hocamız neredeyse yok diyebilirim, bütün hocalarımız çok iyi niyetli ve yardımcı.

İYTE: Hocaların kapıları genellikle açık oluyor. Özellikle ders konusunda mümkün olduğunca soru cevaplamaya ve eksik kısımları anlatmaya çalışıyorlar. Üslup açısından en sert diyebileceğim hocanın bile odasında konunun anlaşılmayan kısımlarını büyük bir hevesle anlattığına şahit oldum. Referans konusunda, lablarında staj yapmış olmak daha iyi referans almayı mümkün hale getiriyor. Diğer türlü sadece alınan dersin notuna bakarak lisansüstü bir kuruma başvuruda referans yazmak zaten ne derece sağlıklı tartışılır. Referans konusu da şu şekilde genellikle dersini alıp üstün başarı gösterdiyseniz ya da labında staj yaptıysanız kısacası hocanın sizi tanıma imkanı olduysa eliniz boş dönmezsiniz.




** Erasmus’a herkes gidebiliyor mu?

KOÇ: Erasmus için başvuru yapıyorsun ama kotalardan dolayı herkes gidemiyor diye biliyorum.

BİLKENT: Erasmus için okulun bizim bölümde şimdilik sadece Hollanda ile anlaşması var maalesef. Oraya da yılda 3-4 kişi gidiyor ama genelde insanlar tercih etmiyor okulunu uzatmak istemediği için. 

İTÜ: Denemedim, ama genelde gidebiliyor.

ODTÜ: Ortalama ve İngilizce gibi şartları sağlayabiliyorsa 80-90% gidebiliyor bu oran Erasmus + için çok daha fazla 90-95%.

İYTE: Hem dönem içi hem de yaz stajı olmak üzere Erasmus stajına başvuranların çoğu gidiyor. Yaz stajı için olan Erasmus+ programına da başvuranların genelde tamamı maddi destek alıyor.




** Teknik üniversite/enstitü olması sence bir artı mı?

İTÜ: Yüksek lisansta belki olabilirdi ancak bizim bölüm lisans eğitimi için bir artı değil bence.

ODTÜ: Bu konuda çok yorum yapamadım kıyaslayamadım açıkçası ancak okulumun sosyal/fiziksel olanaklar açısından çok başarılı buluyorum. 

İYTE: Bence bir artı. Benim tercih dönemimde Türkiye’de iki tane Yüksek Teknoloji Enstitüsü vardı biri İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, diğeri Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsüydü. 2014 yılında GYTE, Gebze Teknik Üniversitesi oldu ve geriye bir tek İYTE kaldı. Bildiğim kadarıyla İYTE teknik üniversiteye dönüşmemek ve Teknoloji Enstitüsü olma orijinalliğini sürdürmek için çaba sarf edecek. Yine de hem yurt dışı stajlarımda hem de bazı kişisel görüşmelerimde gördüm ki, bizim ülkede bilinmese de yurt dışı bilim camiasında ‘Institute of Technology’ kavramı oldukça el üstünde tutuluyor ve Türkiye’deki tek teknoloji enstitüsü olmasının da bununla beraber bir artı etki yarattığını söyleyebilirim. 




** Biyoloji ve moleküler biyoloji farkı nedir?

ODTÜ: Biyoloji bölümünde genetik dersleri yok, onlar yalnızda genel biyoloji ekoloji gibi dersler alıyorlar ancak eğer biyoloji okuyan birisi isterse alacağı seçmeli derslerle bir MBG’ci donanımına sahip olabilir.




** Hocalar dersi İngilizce mi işliyor ve İngilizce seviyeleri yeterli mi?

KOÇ: Okulda ilk sene alınan bir Türkçe dersi dışında tüm dersler zorunlu olarak İngilizce işleniyor. Ben genel olarak aşırı sıkıntı yaşatacak İngilizce’ye sahip bir hocayla karşılaşmadım açıkçası. Yani hatalar oluyor tabii ama öyle hiç anlamıyorum denebilecek bir hocamız yok. Neredeyse herkesin anlamadığı noktalarda talep edilirse Türkçe olarak da açıklayabiliyor bazı hocalar. Bazen aksan sıkıntı olabiliyor. 

BİLKENT: Hocalar dersi İngilizce isliyor, İngilizce seviyeleri de hepsinin baya iyi. Bahsettiğim geri bildirimlerde de dersi İngilizce işleme konusuna çok dikkat ediyor. Yabancı öğrenciler de çok olduğu için okulda derslerde sürekli İngilizce konuşuluyor. Ama özel olarak soru sormak istediğinde Türkçe sormana de bir şey demiyorlar. 

İTÜ: İngilizce seviyeleri gayet yeterli, formasyon olarak biraz zayıf hocalarımız var sadece. Evet anlatırken İngilizce ancak anlaşılmayan yerler tekrar edilirken, hocaya soru sorarken falan Türkçeye hızlı bir geçiş oluyor sonra geri dönülüyor. 

ODTÜ: Dersler İngilizce, hocalarımızın hepsinin İngilizceleri mükemmel

İYTE: İngilizce seviyeleri her açıdan yeterli. Hocaların çoğunluğu dersleri istisnasız İngilizce işliyor, bunun yanında öğrencilerden o konunun anlaşılmadığıyla ilgili gelen soru ve önerilerde de mümkün olduğunca İngilizce cevap vermeye çalışıyor. Derslerde soruların İngilizce sorulması konusunda uyarı yapıyor hocalar, soru soran öğrenciler üzerlerinde baskı hissetmeden soruları İngilizce soruyorlar genelde ama nadiren Türkçe’ye kayıldığı da oluyor. Örneğin bazı konu dışı yorumlarda, ya da öğrencilerin anlamasının çok zor olduğu konuların bazı önemli ince ayrıntı yerlerinde önce Türkçe sonra İngilizce anlatım yapılabiliyor. Bence İngilizce’nin bu denli katı şekilde uygulanması ilk sene bıktırsa da sonrası için çok yararlı. 




** Bir daha sınava girsen burayı seçer misin?

KOÇ: Aslında bir daha öyle bir durum olursa direkt yurt dışını tercih ederim ancak Türkiye’de düşününce bu durumda yine Koç dışında hiçbir yeri tercih etmem. Ancak bölüm olarak moleküler biyoloji ve genetik kesinlikle okumazdım. Hırs ortamı, öğrenmekten çok başarılı olmak isteyen insanların arasında bulunmak, yeterince iyi değilsen değersiz ve boşuna çalışıyormuş gibi hissettirilmek gibi sebeplerden ben bu bölümü bir daha tercih etmezdim. Bu durumdan dolayı yüksek lisans için de direkt bu bölümle alakalı bir iş yapmak istemediğime karar verdim. Lablarda çalışan asistanların kendi içlerindeki gerginliği, yarışı bile hissetmek beni gelecekte böyle bir ortamda çalışma düşüncesinden baya soğuttu. 

BİLKENT: Ben bir daha sınava girsem yine Bilkent’i seçerim çünkü şu an staj yaptığım yerle karşılaştırınca bir lisans öğrencisine sunduğu olanaklar çok yüksek. Pratik bilgi açısından deney yapma fırsatımız çok yüksek, şu an Sapienza’da (staj yaptığım yer) normal bir hocanın araştırma laboratuvarında bile bazı ekipmanlar yokken bizim bunları okulda bir lisans öğrencisi olarak sık sık kullanıyor olabilmemiz çok iyi. 100-150 kişi bir iki tane mikroskop için sırada beklemiyor ya da belli bir solüsyon, kimyasal çok pahalı olduğu için biz size bu deneyi yaptıramayız denmiyor. Hocalarla iletişim konusunda da çok rahatım ben, anlayışlı ve yardımsever davrandılar su zamana kadar hep. Okulun hep devam zorunluluğundan ya da quiz, ödev ve sınav yoğunluğundan şikayet etsem de, çalışma disiplini sağlıyor insana ve zaman yönetimi konusunda büyük bir gelişme yaşıyorsun. 

ODTÜ: ODTÜ’yü evet ancak MBG’yi düşünürüm. Yurt dışında yüksek lisans için burs olanakları çok az Türkiye’de de imkanlar çok kısıtlı. Geleceğin mesleği hala gelemedi.

İYTE: Kesinlikle evet. Ayrıca İYTE’de bir söz vardır: “Başına bir hal gelirse, İYTE’ye gel İYTE’ye” diye. Biz de İYTE Milliyetçisi, mezun İYTE’liler olarak belirli kısa aralıklarla genelde her yıl İYTE’mizi ziyaret eder kampüsünde yarın yokmuşçasına yürür, kampüsteki köpekleri besler, meditasyon yapar, denize gireriz. Şaka bir yana, bir daha o sınava girmek mi? Herkese başarılar:)




22 Temmuz 2018 Pazar

Magdeburg Deneyleri Chapter 7

Çok hızlı geçen bir haftanın ardından tekrar herkese merhaba! Bu hafta lab bölümünde yeni yeni yöntemler, cihazlar ve gezelim görelim köşemizde Almanya'mızın güzide başkenti Berlin var.

Artık fizik görmeyeceğim için mutluydum, ta ki mikroskopa kadar


Geçen hafta bana konfokal mikroskop eğitimi verecek sistemin arızalı olduğundan bahsetmiştim, o sorun nihayet çözüldü ve ben çarşamba günü ilk konfokal eğitimimi aldımm! İlk günkü eğitimden sonra perşembe sabah bir de pratik yapmak için tekrar eğitim aldım. Şimdi öğrenmek için çok hevesli olduğum bu yöntemi ve tecrübelerimi anlatıyorum.


Nöronlara florasan boyalar bağlanmış proteinleri veriyoruz (daha önce bahsettiğim nöronları boyama işlemi) ve daha sonra her farklı boya için bu nöronlara farklı dalga boylarında ışıklar veriyoruz. Böylece her bir boyanın boyadığı yeri farklı renkte görebiliyoruz. Mesala çekirdeği lacivert görürken, bütün nöronu mavi görüyoruz. Ya da nörona verdiğimiz herhangi bir proteini yeşil boyayla bağlayarak o proteinin hücredeki yerini yeşil noktalar halinde görebiliyoruz. Lacivert ve yeşili görmek için aynı anda iki ışık verirsek, hem çekirdek hem proteini görürüz böylece o protein çekirdekte mi yoksa değil mi anlayabiliriz.

Neuroscience ile ilgili bütün makalelerde nöron fotoğrafları ve proteinin hücrede nerede bulunduğu konfokal mikroskobu ile gösteriliyor. Ben de daha önceden boyadığım nöronlara bu şekilde baktım ve ilk boyamam olduğu için çok mükemmel değiller tabi ki. Ama yine de boyanmışlar, onları öyle renkli renkli ekranda görünce peki bi mutlu oldum "yaa bunlar benim minnoş nöronlarım mı" diye :)


Bilgisayar ve yazılım işleri pek benim bilgim ve ilgim olan konular değil ve bu mikroskop tamamen bir yazılım ile çalışıyor. Işık veren lazerleri yazılımdan açıyorsunuz, fotoğrafı nasıl çekeceğinizi yazılımdan ayarlıyorsunuz ve hayatımda ilk defa karşılaştığım bir sistem ve cihazı anlamakta ilk önce bayağı bir zorluk çektim. Bana öğreten kişi lazer ve mikroskopların optik sistemini anlatarak başladı ve gerçekten hiç bilgim olmayan konuları öğrenmek için beynimi çok yordum sanırım, 2 saat sonra gözlerimin arkasından beynime bıçaklar giriyordu sanki, başıma o kadar ağrı girdi yani. Ve ben daha işin bilimsel kısmını öğrenmedim, bir de bu görüntüleri yorumlamayı öğrenmek için eğitim alacağım. Fizikten sonra düşene bir de biyoloji vuruyor anlayacağınız.

Şimdi biraz iç açıcı şeylere geçmek istiyorum, yeter bu kadar bilim. Sonunda cumartesi günü 2 aydır 1 saat mesafede olduğum Berlin'e ayak basabildim! Aslında geçen hafta pazar gidecektim ama cumartesi labda o kadar yoruldum ki bırakın Berlin'i, kapının önüne çıkacak halim yoktu. Bu hafta cumadan biletimi aldım ve cumartesi koşa koşa Berlin'e gittim.


Ulaşım konusu için çok sıkıntı diyorlardı, S Bahn-U Bahn köstebek gibi olacaksın, nereye gittiğin karışacak diyorlardı ama hiç de öyle olmadı. İstediğim her yere Google Maps'in yönlendirmeleri ile U Bahn ve otobüs kullanarak gidebildim. İlk metro kullanacağımda 7 euroya günlük bilet aldım, çünkü gideceğim yerler uzaktı ve birçok kez araç kullanacaktım. Normalde ben gezdiğim yerlerde hep yürürüm ama bu sefer doğru bir karar verdim, yarım saatimin metroda geçtiği yerler oldu. Yalnız bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, o kadar para verip bilet aldım, kimse de kontrol etmedi, aldığıma mı acısam, içim rahattı mı desem bilmiyorum bkz. önceki yazıdaki İlayda'yla tren yolculuğumuz.

İlk olarak Brandenburg Kapısı ve Reichstag tarafına gittim. Yol üstünde kartpostal almak için bir yere uğradım ve burada normal kartpostalların dışında içinde taşlar olan kartlar vardı. Bu taşlar Berlin Duvarı'ndan kopan parçalar gibi sunuluyor ama tabi ki öyle değildir bence, ama yine de öyle olduğuna inanmak, normal kartlardan farklı bir anı olarak düşünmek güzel bir şey. Benim Almanya tarihine karşı çok bir bilgim yok, keşke araştırıp gitseydim diye düşünüyorum. Çünkü her yerde 2. Dünya Savaşı ve Berlin Duvarı'na göndermeler var ve benim için çok bir şey ifade etmedi. Mesala Yahudi Anıtları'na gittim, ama çok bir şey anlamadım. Tabi ki orada saklambaç oynayanlar gibi de takılmadım ama biraz daha araştırıp tekrar gitmeyi düşünüyorum, nasılsa yakın bir yer.


Orada Checkpoint Charlie'ye gittim. En azından buranın ne olduğunu biliyorum, burası Doğu ile Batı Almanya'yı ayıran, bir tarafında Amerikan bir tarafında Rus askerlerin bulunduğu bir geçiş noktası. Yani bir nevi gümrük kapısı. Burada hatıra fotoğrafı çektirebiliyorsunuz ve bunun için 3 euro vermeniz gerekiyor. Ve burası tema olarak benim çok sevdiğim bir yer olduğu için, enayi turist gibi gidip bu parayı verdim, tebrikleer. Sıradayken askerlerden biri nereden geldiğimi sordu, "Turkey" dediğimde de "merhaba, nasılsın, iyi misin, fotoğraf kişi başı 3 euro" dedi :D Sanırım Berlin'de Türklerin çok olmasıyla ilgili bir durum bu.

Sonrasında East Side Gallery'ye gidip açık hava müzesi gibi olan bu duvar ve oradaki çizimleri gördüm. Hani klasik Dmitri Vrubel'in öpüşen iki erkek resmi de burada. Tam burada kime fotoğraf çektirsem derken Türklerden oluşan bir grup geldi, interrail falan yapıyor olabilirler, onlar benim fotoğrafımı çekti, ben onlarınkini.  Oradan sonra dedim ki şu çok meşhur, Türkiye'dekilerin bile öve öve bitiremediği "Mustafa's Gemüse Kebap"a gidip döner yiyeyim. Zaten acıkmışım, yarım saat metroyla gittim, bir de üstüne tam tamına 1 saat ayakta sıra bekledim. Çünkü yerleri tam olarak küçük bir büfe boyutunda ve kaldırımın ortasında, oturacak bir yer yok.


Hedefe doğru adım adım yaklaştıkça dükkandan gelen döner kokularının yanında Karadeniz türküleri de duyulmaya başladı. Bir anda sahibi Mustafa Abi (fotoğraftan tanıdım) çalan Koçari'ye başıyla tempo tutmaya başladı, ben de tam o sırada ona bakıyordum ve o da bana baktı birden. Benim gülümsediğimi görünce daha çok yapmaya başladı, ben de daha çok güldüm, tatlı bir an oldu. Döneri aldıktan sonra da "şuradan bi karpuz ver" diyip mola veren Mustafa Abi'nin yanına gittim ve sohbet ettik. Akşam dönmeseydin sana burayı gezdirirdim dedi, tatlı adam.


Daha sonra Katedral tarafına gidip çimlere yayıldım, keyif yaptım, dinlendim ve en son da Hard Rock Cafe'ye gidip erkek arkadaşımın baget koleksiyonu için ona Berlin bageti aldım ve evimin yolunu tuttum. Cemre yorgun ama Cemre eve gitmek istemiyordu, Berlin güzeldi...

Hafta içine yetiştirebilirsem eğer, uzun zamandır yazmak istediğim bir yazıyı tamamlayıp paylaşmak istiyorum artık. Umarım istediğiniz gibi olur <3 Haftaya görüşmek üzere, adios bitchez.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Magdeburg Deneyleri Chapter 5-6

Magdeburg'daki ikinci ayımdan herkese selamlar! Geçen pazar yazı gelemedi çünkü yıllardır oda arkadaşım olan ve şu an Darmstadt'ta Erasmus yapan sevgili kankim İlayda'nın yanına gitim, ayıptır söylemesi gezmekle meşguldüm. Ama gezi kısmından önce biraz labdan bahsedeyim istiyorum.

Bilimsel konular


Lab baya güzel gidiyor, hem bildiğim yöntemleri kendim tek başıma yapmaya başladım, hem de daha önce öğrenme fırsatım olmayan teknikleri "nolur bana bunu gösterin nolooor" diye diye öğrendim. Zavallı Xiao kendi deneylerini bırakıp bana öğrenmek istediğim şeyleri gösterdi resmen, Xiao bunu okuyorsan teşekkür ederim, seni seviyorum :D (Use Google Translate, bro)

Daha önce nöronlara yeni proteinler sentezletmeyi ve nöronları boyamayı öğrenmiştim, bu hafta bu nöronları gözlemlemek ve analiz yapmak için konfokal mikroskop eğitimi alacağım. Xiao ile de bir DNA'yı (plasmid) nasıl klonlayacağımı öğrendim. Bu çok öğrenmek istediğim bir şeydi, yavaş yavaş kendimi deneysel anlamda yetkin hissetmeye başlıyorum eksiklerim kapanınca. Konfokali de şimdi öğrenmem baya iyi olacak bence, bizim okuldaki yüksek lisanslar bunun eğitimini şimdi alıyorlar, ben daha lisansta öğrenmiş olacağım.



Bana mikroskop eğitimi verecek sistem sorunlu olduğu için bu kadar geç başlayabildim bu eğitime aslında, yoksa 1 buçuk aydır birsürü pratik yapabilirdim. Zaten beni eğitecek kişi ne kadar süren var dediğinde "4" dedim ve kendisi direk "4 ay mı, mükemmel, çok vaktin var" dedi, 4 haftam kaldığını duyunca "haftada 10 saat pratik yapmalısın" cümlesini kurdu ve ben sonrasını hatırlamıyorum....... Neyse bakalım zaten birçok şey öğrendim, artık sadece buna odaklanabilirim.

Bu arada master araştırmalarına başladım. Burada deney yöntemlerini öğrendikçe, nelerde eksik olduğumu, neleri öğrenmem gerektiğini görüp onları bana sağlayabilecek bir yer arıyorum. Mesala Xiao bana gittikleri bir konferansta neredeyse bütün verilerin elektrofizyoloji metodları ile elde edildiğini söyleyince bana o eğitimi verebilecek bir master bakmaya başladım. Ayşe de "molecular life sciences" diye bir alanda master yapmış ve bana neuroscience alanında yapmadığı için bazen kendini eksik hissettiğinden bahsediyordu. Böyle olunca biyoloji/moleküler biyoloji yerine direk neuroscience masterı yapmaya karar verdim. Zaten istediğim alan da buydu ve stajım da bu yönde.


Gezelim görelim köşemizde bu hafta


Labdakiler 5 günlüğüne Berlin'e sempozyuma gidince ben de tatil yapma amaçlı bir yerlere gideyim dedim ama baz aksilikler sonucu her şeyimi iptal etmek zorunda kaldı. Resmen maddi manevi çöküntü yaşadım, İlayda olmasaydı gerçekten tüm tatili yatakta ağlayarak geçirirdim sanırım. Neyse uzun bir yolculuk sonrası Frankfurt'a geldim, burada İlayda güya beni karşılayacaktı. Güya diyorum çünkü treni rötar yaptığı için onu karşılayan kişi ben oldum :)


Uzun bir sarılma seramonisinden sonra şu dünyada ikimizin de en sevdiği yegane şey olan çiğ köfte yemeye gittik. Sevgili çiğköfteci, neden çiğköfteye ketçap koydunuz, hevesimiz ve lokmamız kursağımızda kaldı :( Daha sonra Frankfurt'u gezmeye başladık. Bu arada benim annemin diktiği bir yöresel Alman elbisem var, Frankfurt'ta fotoğraf çekilmek için onu da yanıma almıştım. Giyindim, poz vermeye çalışıyorum ama insanların tüm bakışları üzerimde, hele Japon turistler bana bakıp bakıp gülüyor, artık nasıl değişik geldiyse. Ama olsun, yıllar önce bu fotoğrafı çekmeyi hayal etmiştim olmamıştı, bugüne kısmetmiş diyelim (:

Bu arada İlayda'ya 6 aydır kaçırdığı dedikoduları aktarmak üzere bir dondurmacıya oturduk ve kaç saat kaldık, neler anlattım bilmiyorum ama hiç susmadım. Ne zaman bitti desem sürekli "aa bak bu da böyle böyle oldu" diye yeni bir şey çıktı anlatacak. Ve gerçekten de olabilecek en tuhaf olaylar oldu İlayda'nın yokluğunda. Daha sonra Darmstadt'a doğru yola çıktık.

Belki gökten banknot yağar dedim ama olmadı

Yemek yemek için Hobbit diye bir bara geldik ve buradaki her şey Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi'ndeki karakterlere göre adlandırılmış, baya değişik bir yerdi, menüsünü aşağı koyarım. Eve geçerken aklımıza yatacak bir yatağım olmadığı geldi ve birinden yedek (?) yatak bulduk. Şimdi eğlenceli kısım geliyor; düşünsenize, iki kız anayolun ortasında yatak taşıyor. Evet bu yaşandı.


Alt tarafı 10 euro vermemek için çektiğimiz çile


Ertesi gün Darmstadt'ta durmak yerine bir yerlere gidelim dedik, Heidelberg ya da Marburg'a karar verdik ama Heidelberg için aktarma yapmamız gerekiyordu, bu yüzden Marburg son kararımız oldu. Ama o kadar çok karar değiştirdik ki, gece "nereye gidiyoduk biz ya" diye düşündüğümde vallahi bir cevap veremedim, zaten her şey bence burda başladı.

Sabah tramvayda tren istasyonuna giderken treni kontrol edelim dedik, bilin bakalım sadece hangi tren iptal olmuş... Tamam dedik, mecbur Heidelberg'e gideceğiz. İlayda Darmstadt'ın olduğu Hessen eyaletinde trene ücretsiz binmem için bana kart verdi ve bilet kontrolü yapan kişi geldiğinde gösterdim, sorun olmadan Heidelberg'e gelmeyi başardık. Aslında Heidelberg başka eyalette olduğu için bilet almamız gerekiyordu ama yırttık. Heidelberg baya tatlı, güzel bir şehirmiş, gerçekten fazla huzur dolu. Master'ı burada mı düşünsem acaba, hem Almanya'nın en eski üniversitesi falan, kesin alırlar beni ehe ehe.

Öğrenci hapishanesindeki koğuş

Heidelberg hakkında çok ilginç bir şey öğrendik, üniversite öğrencilerinin ceza aldığında kapatıldıkları bir hapishane varmış. Sadece derslere girmelerine izin veriliyormuş ve eski üniversitenin üst katındaki bu hapishaneden tünellerle dersliklere gidiliyormuş.

Kale ve Old Town'u gezdikten sonra geri dönmek için aktarma yapacağımız Mannheim'a geldik. Bakın burada önlemimizi almalıydık, peronda 3 tane kontrolcü vardı trene binmek için bekleyen. Ama biz gözü karartıp sanki giderken hiç kontrol olmamış gibi "pazar pazar bize denk gelmez yaa" diye trene atladık. Bu arada biletsiz binmenin cezası 60 euro. Biletimizin geçerli olduğu Hessen eyaletine girene kadar kontrol olmasa yeterdi bize, ordan sonrası için zaten biletimiz vardı. Hessen'a tam olarak 2 durak kalmıştı, sadece 5 dakika. Ve İlayda alt kattan kontrolcünün sesini duydu.



İstasyona yaklaşmış olmamızın sevinci ve "başarabiliriz" nidaları ile kontrolcüye yakalanmadan trenden inmeyi başardık. Ama indiğimiz yer bayılın ortası, gerçekten sapsarı otların olduğu, sadece 3-5 tane evin olduğu, ne market ne bir kafe olan Almanya'nın köyüne gelmiş olduk. Oradan geçecek diğer trene de 1 saat var iyi mi. Biraz dolandık ama 3 dakika sonra zaten tüm köy bitti. Biz de en iyisi Mannheim'a geri gidip ordan başka bir trene binip gitmeyi deneyelim dedik. Ama bu sefer kafamızı (?) kullandık ve Mannheim'dan tekrar bindikten sonra Hessen sınırına kadar tuvalette saklandık. Yine yine şansımız yaver gitmiş, çünkü tuvaletten çıkar çıkmaz kontrolcü ile karşılaştık. Artık tuvaletten çıkan iki genç kız içn ne düşündü bilemiyorum yanii. Whatever, o 60 euroyu vermedik, veremeyiz. Bu sefer sınırı geçtiğimiz için biletimizi göğsümüzü gere gere biletçiye gösterdik.

Akşam İlayda'nın erasmustan arkadaşlarıyla Rastkeller diye bir biracıya geldik. Burası tam olarak bir Alman bira mekanıydı, piknik masaları gibi uzun masalar ve bu masaların üzerinde koskoca bardaklarda biralar. Ertesi gün ise Darmstadt'ı gezdik, küçük ama güzel bir şehir bence, İstanbul gibi bir yerden sonra burda Erasmus yapıp küçük Alman şehri tecrübesini yaşamak isterdim ben, İlayda da bayağı memnun zaten. Akşam ise çok uluslu bir grup olarak -İspanyol, Portekizli, Hong Konglu, Tayvanlı ve 2 Türk- Frankfurt'a Hong Kong restoranına geldik ve aynı bir Çin restoranıydı, zaten havada da aynı Çin yemeği kokusu vardı :D Bir yandan midem bulandı bir yandan özlemden gözler yaşardı.


Ertesi gün yani 4. gün artık evime doğru yola çıktım, çünkü haftanın kalanında laba gidecektim ve dinlenmek istiyordum (dinlenemedim, hatta pazar Berlin'e gidecektim, kolumu bile kıpırdatamadım). Çarşamba biraz blog yazısı yazdım, mailleri cevapladım, yemek yaptım derken zaten gün bitti ve haftanın geri kalanını da labda geçirdim. Gelecek haftanın yazısında umarım konfokali öğrenmiş olmamla hava atabilirim, tschüss!! <3

Mini not: Bu hafta blog üstünde çok fazla çalıştım ve birsürü yazı yazdım, sürekli "bu yazı neden blogta yok" şeklinde eleştiri aldığım bir yazı yakında olacak, beklemede kalın :)


Magdeburg deneyleri chapter 3-4 için buraya,

Chapter 2 için buraya,

Chapter 1 için buraya tıklayabilirsiniz.





12 Temmuz 2018 Perşembe

Prof. Dr. Nesrin Özören'in Ağzından Moleküler Biyoloji ve Genetik

Moleküler Biyoloji ve Genetik ve Türkiye'de bilim hakkında çok sorulan soruların cevaplarını bir de hocam Prof. Dr. Nesrin Özören'in ağzından dinleyelim!



**Bu kariyeri nasıl-neden seçtiniz, neden tıp değil de moleküler biyoloji?



Üniversite giriş sınavından sonra tercihlerimde çeşitli mühendislikler yazmıştım. Ailecek Bulgaristan’dan 1989 yılında ana vatanımıza göç etmiştik ve acilen aileme yardımcı olmak için çok para kazandıracak bir meslek edinmem gerekiyor diye düşünmüştüm ve bilgisayar mühendisliği önceliklerim arasındaydı. Ancak 1 yıllık yeni çevremize adaptasyonun psikolojik sorunları sürecinin içinde olmamdan dolayı ve dershane dışı kendi kendime hazırlandığım için 1990 yılında girdiğim sınavdan yeterince yüksek puan alamadım. Boğaziçi’nde matematik/fen puanıyla girilebilen Biyoloji bölümünü tutturdum. Amacım hem Boğaziçi’nde olmak hem de birinci yıl sonunda yatay geçiş yapmaktı. 

İlk yıllarda tüm fenciler ve mühendisler ortak olarak matematik, fizik, kimya derslerini almaya başladık ve pek çoğunda da mühendisler ile başa baş başarı gösterebildiğimi gördüm, bu da kendime olan güvenimi perçinledi açıkçası. Matematik, fizik veya kimya derslerinde tüm teoremler, kavramlar oturmuş ve yapılacak yeni keşif kalmamış hissi doğuyordu. Bunun üstüne ilk programlama dersimiz olan Pascal dersinde bilgisayarların ne kadar “aptal” birer hesap makinası olduğunu görüp, çok büyük hayal kırıklığı yaşamıştım. Biyoloji derslerinde ise konuyu işlerken hocalarımız henüz pek çok açık alan olduğunu bize söylüyordu, kendi okumalarımız da aynı yöndeydi. Bu keşif imkanı ve yeniliklere merakım beni biyolojinin sihirli dünyasına çekmiş oldu. Daha sonra bölüm adımız Moleküler Biyoloji ve Genetik olarak değişti ve 1995 yılında ilk olarak Türkiye’de bu diplomayı lisans derecesi olarak bizim sınıfımız aldı. 

Daha sonra derslerimde her yönden kazandığımız sağlam temeller sayesinde Amerika’nın en köklü üniversitelerinin bulunduğu Ivy Leage’de bulunan UPENN- Pennsylavia Üniversitesi’nden doktora bursu kazandım ve araştırmacı oldum. Bu yol benim için tam biçilmiş bir kaftandı, ve beni bugünlere getirdi.  Biyoloji 1990 yılındaki sıralamada birinci tercihim değildi ancak şimdi geriye bakınca- iyi ki de mühendis olmadım diye düşünüyorum. Yoksa Türkiye’nin ilk ve tez biyoteknoloji buluşuna imza atmış olamazdım.

Tıp konusuna gelince, bu alan hiç ilgimi çekmedi. Ancak geliştirmiş olduğumuz kanserin moleküler mekanizmaları, bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığı ve kansere karşı nasıl kullanılabileceği konusundaki araştırmalarımız, geliştirmiş olduğumuz “bozulmayan aşı” teknolojisi göz önüne alındığında, tüm insanlığın sağlığı için bir hekimden çok daha faydalı işlere imza atmış bulunuyoruz. Temel bilimlerdeki gelişmeler sayesinde tıpta pek çok yeni ilaç ve tedavi yöntemleri hızla gelişiyor 1980’lerden beri. 


**Bu bölümü seçenler sadece akademisyen mi olmalı?

Kesinlikle HAYIR. Kendi bölümümüz mezunları takip edildiğinde, yarısı akademik kariyer yapıyor ve dünyanın çeşitli merkezlerinde öncü laboratuvarların başında bulunuyorlar, Amerika, Kanada, Avrupa, Güney Afrika ve tabii ki Türkiye. Diğer yarısı ise ülkemizin ilk biyoteknoloji şirketlerinin kurucuları ve CEO’ları arasında: İyontek, Genomize gibi.

Büyük bir kısım ise devasa ilaç şirketlerinde üst düzey karar vericiler arasında yer alıyor- moleküler bilgisi sayesinde piyasayı elinde tutan kimya mühendislerine güçlü rakip pozisyonundalar. Genetik tanı merkezleri veya tüp bebek merkezlerinin başlıca uzmanları ve karar vericileri gene bizden.

Yurt dışına baktığımızda, pek çok moleküler biyologun biyoteknoloji sektörünün en önemli halkaları arasında bulunuyor. 


**Akademide çalışma şartları nasıl?

Akademik kariyer yapmak isteyenler ve de öncü merkezlerde grup kurmak ve çalışmak isteyenler için bu sorunların bir anlamı yok, çünkü iş ve hobi aynı anda yapıldığı için iş saatleri/hobi saatleri arasında bir ayrım kalmamış oluyor. Çoğu laboratuvarda giriş ve çıkış saati kartla takip edilmez, gene de hevesli bir araştırmacı günde en az 10 saat deneyleri başında bulunabiliyor, hatta daha bile fazla. Esas işin güzel tarafı da bu, kendi temponuza göre bir iş ritmi tutturabilirseniz ve projenizde mantıklı ilerleme kayıt ediyorsanız, çoğu hoca sizi rahat bırakacaktır. Tatil olarak ise 2 veya 3 hafta tatil süresi tanınabilir. Avrupa biraz daha uzun tatil hakkı veriyor, Amerika’da bazı hocalar sadece 1 hafta izin verebilir.


**Bu kadar uzun süre okumak nasıldı? 

Bu yola uçsuz bucaksız olan bilim deryasında keşifler yapmak için giren birisi olarak, bu soru bana biraz garip geldi. Hayatın kendisi de sürekli okumak, devinim halinde olmak, koşturmaktır zaten. Okumanın sonu olmasını isteyen kim ki? Bu işin içinde olanların okuma merakı, yazma ve bulduklarını paylaşma hevesi bizi ileriye taşıyor medeniyet olarak. Her yıl daha da ileriye, kimsenin bulmadıklarını bulmaya, kimsenin düşünmediklerini düşünmeye cesaretimiz varsa bir bilim insanı olarak tatmin edici bir hayat yaşarız.


**Türkiye'de ya da yurt dışında doktora yapmanın ne farkı var? Türkiye'de doktora yapıp Boğaziçi gibi okullarda akademisyen olabilir miyiz?

Türkiye’de kendini ispatlamış bir program dahilinde ve de verimli (proje kazanmış ve yayın yapan) bir hocanın yanında yenilikçi bir tez üretebilen, bunu bilimsel araştırma makalesine dönüştürmüş bir doktora öğrencisinin aynı şeyleri yurt dışında yapması arasında bir fark yok.  Yurt dışı deneyimi olan bizlerin bunları söylemesi bazen samimi görünmüyor, kendimiz de gittiğimiz için, ancak 1996 yılından 2018 yılına kadar ülkemizde çok büyük gelişmeler oldu, çalışılan konuların çeşitliliği ve de derinliği bakımından. 

Bence günümüzde yurt dışına doktora için değil de doktora-sonrası araştırma için gitmek daha mantıklı.  Bu doktora sonrası tecrübeler her biri 2-3 yıl olacak şekilde- en az 2 tane yapılıyor son yıllarda. Bu durum Amerika ve Avrupa için de geçerlidir.  Bu şekilde yayınları olan, post-doktora tecrübeleri, yetkinlikleri ve proje yazma cesareti gösteren adaylar Boğaziçi MBG’de hoca olabilir.


**Neden yurt dışında kalmadınız?

Önce doktora için Philadelphia’da 6 yıl, sonra da Ann Arbor- Michigan’da 3 yıl yaşadım. 
Araştırma olanakları ve uluslararası ortam muhteşemdi, ancak oğlum da doğduğunda ülke hasretim çok kabardı. Özellikle 9/11 olayları sonrasında Amerika bir paranoyaya girdi ve yalan üzerine Irak’a savaş açtı, geri kalanı da bölgemizdeki devam eden savaşlardan siz de tahmin edebilirsiniz. Ben kendimi o topluma ait hissetmedim, vizem doluyordu ve oğlumu da sevgisiz ve sadece paraya tapan bu ülkede büyütmek istemedim. İlk yıllarda kendi annem, sonra eşimin ailesi bize yardıma geldi, bebeklik döneminde kreşlere vermek istemedik oğlumuzu, ancak büyüdükçe de hep çok küçük bir çevrede kalacaktı, teyzeleri, halaları, dayıları, amcaları olmayacaktı yanında. Ayrıca daha sonra evimizde bir  „American Teenager“ olmasını istemedik. 

Bunların da ötesinde, oğlumuz da doğmadan, yeşil kart veya vatandaşlık için hiç başvuru yapmadım, çünkü amacım en ileri bilgileri edindikten sonra ülkeme geri dönmekti. Bunu yaptığıma çok memnunum, hiç pişman olmadım.


**Türkiye'de bilimin ve araştırmanın durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye, son yıllarda ekonomideki ilerleme ve Avrupa Birliğine üyelik şartlarına uyum sağlama gayretleri sayesinde, bilime ayırdığı bütçeyi önemli oranda arttırdı. Şu anda milli gelirin %1 sadece bilim ve AR-GE’ye yatırılıyor. Bu miktar Avrupa’nın çoğu ülkesinde %2 veya daha yüksek. TÜBİTAK, Bilim ve Sanayi, Kalkınma Bakanlıkları ve Bölgesel Kalkınma Ajanları’nın verdiği projelerin sayısı ve çeşidi hızla artıyor. Yeni girişimciler için artık hibeler veriliyor (100 000 TL-500 000 TL arasında). Ayrıca devlet ve vakıf üniversiteleri arasındaki rekabetten doğan ivme sayesinde çok hızlı yol alınıyor. Basında çıkan pek çok olumsuz habere rağmen pozitif bir ivmemiz var, yayın ve patent sayılarında. Bundan sonra yayınların kalitesini düzeltmemiz gerekiyor. CERN’deki ATLAS deneyleri gibi çok özel yapılara ihtiyaç duyulan nükleer fizik ve uzay mekiği istasyonu gerektiren çalışmalar dışında ülkemizde her konuyu araştıracak alt yapılar mevcuttur.  Öğrenilmiş çaresizlik ve kendini yetkin görmeme sendromlarını bir an önce başımızdan atmamız gerekiyor.


**Bir öğrenci lisans hayatını nasıl geçirmeli, GPA mı daha önemli tecrübe mi?

İkisi de çok önemli. Derslerinden mümkün olan en sağlam teorik temeller edinilmeli ve geri kalan zamanda da gönüllü stajlar ile bu bilgiler uygulamada kullanılmalıdır.  Laboratuvara yüksek lisans veya doktora öğrencisi seçerken GPA (GNO) da bir etken, en azından bölümün belirlediği programa katılma kurallarına uygun olması gerekiyor, en az 2-3 yerde değişik tecrübeleri olan öğrenciler ilgimi çekiyor. Ancak bunların da ötesinde gözlerinde bilim ve laboratuvar için bir heves ve pırıltı okumak benim için önemli. Hasbel kader CV’de bir satır olsun ve hocadan referans alırım hesabıyla bize gelen, heyecansız ruhsuz, ölü taklidi yapan arkadaşları kesinlikle tercih etmiyorum.  


**Bir öğrenci yüksek lisansa başlarken araştırmaya başlayacağı noktayı, deney kurmayı bilerek mi gelmeli? (Ne kadar yol gösteriyorsunuz, projenin detayları ne kadar öğrenciye bırakılıyor?)

Yüksek lisansa gelirken öğrencinin kendi deneyini kurma beceresi olması beklenmiyor.  Proje yürütme cesareti her aday için farklı oluyor. Bazı öğrencilerle daha uzun konuşmalarımız oluyor ve deneyleri tasarlıyoruz. Bazıları ise kendi yelkenlerini daha an baştan açabiliyorlar, düşe kalka ilerliyorlar. Ben buna izin veriyorum, çünkü sokma akıldan akıl olmayacağını ve asi ruhlu gençlerin dediklerime direnç göstereceğini biliyorum. Bu yüzden ilk 6 ayı uyum sağlama süreci olarak görüyorum, daha sonra her şey yoluna giriyor. Uyum sağlanamadığı taktirde o arkadaşa başka gruplara geçme imkanı veriyorum.


**Projeleri siz kendiniz mi yazıyorsunuz yoksa laba aldığınız/alacağınız öğrenciyle beraber mi?

Şimdiye kadar başarıyla tamamladığımız EMBO, TÜBİTAK 3501, 1001, 1003, BAP türünden pek çok projeyi kendim yazdım. AKİL laboratuvarının kurucusu olarak çalışmalara yön vermek, sarf, hizmet, burs paralarını bulmak benim asli görevlerim arasında.  Ancak son 2 yıl içerisinde BAP projelerinin ve bir adet TÜBİTAK 1001 projesini doktora öğrencilerimler beraber hazırladık.  Raporların yazımında deneyleri yapan yüksek lisans veya doktora öğrencilerim en büyük katkıyı koyuyorlar.  Öğrencilerin asli görevi deneysel sonuçlara ulaşmak, onları yorumlamak ve tezlerine yönelik yol almaktır.  Bunları yaparken de proje ara raporları ve sonuç raporları datalarını üretmiş oluyorlar.

Odaklandığımız araştırma konularında öğrencilerimden gelecek parlak fikirlere her zaman açığım. Doktora öğrencilerim tez konularını ve hipotezlerini her zaman kendileri kuruyor. Laboratuvardan mezun olan yüksek lisans (toplam 14) ve doktora (3) öğrencilerim gittikleri yerlerde en başarılı ve bağımsız araştırmacılar oluyorlar. Şu anda doktorasına devam eden öğrencilerimden bazıları Rockefellar Üniversitesi, Michigan Üniversitesi, Hollanda Kanser Enstitüsü, Viyana Biyoteknoloji Merkezi, Zurich Üniversitesi vb. gibi yerlerde kendilerini ispat etmiş bulunuyorlar. Tüm öğrencilerimle gurur duyuyorum. 


**Adaylar neden özel okul değil de Boğaziçi'ni seçmeli?

Türkiye’nin tüm vatandaşlarına sağlamış olduğu en güzel imkanlardan birisi parasız üniversite olanağı sayesinde yeterli puan alan adaylar Boğaziçi’ne gelebiliyor. Bu bulunulmaz bir fırsattır. Boğaziçi’nde öncelik bilimin kendisidir ve öğrencilerimiz bu bilimsel ortamın olmazsa olmaz bir parçasıdır. Bilimi gözleri pırıl pırıl hevesle yanan öğrencilerimiz olmadan yapamayız. Öğrencilerimizin sivri zeka soruları, bazen bizi köşeye sıkıştırma girişimleri olmadan bizler de kendi kariyerimizde ilerleme kayıt edemeyiz. “Boğaziçi’nde öğrenciler, kediler ve köpekler hocalardan önce gelir”, bunu birisinden duymuştum ve çok hoşuma gitti. En seçkin öğrenciler, en seçkin hocalardan oluşan bu eşsiz ortama hepinizi davet ediyorum.


**Adaylara söylemek istediğiniz neler var?

Tüm adaylara sakin bir ortamda düşünüp, kendilerini 10 yıl veya 20 yıl sonra ne yaparken bulmak istediklerini düşünmelerini tavsiye ediyorum. En çok yapmak istedikleri meslekleri yapanlarla en az 1 gün geçirmelerini tavsiye ediyorum. Mesela, hekim olmak isteyenler gitsinler sağlık ocağında 1 gün geçirsinler, mimar olmak isteyenler bir mimarlık ofisinde bulunsun, gibi.

Sadece parasal getiri imkanlarını düşünerek karar vermesinler, hayal kurabilecekleri, monoton olmayan işler yapabilecekleri meslekleri tercih etsinler. Gerekirse anne-babalarını veya rehber öğretmenlerini dinlemesinler. Yüksek lisans öğrencilerimden birisi daha önce Boğaziçi Elektrik-Elektronik’ten mezun olmuş ve Netaş’ta iyi bir maaşla çalışan birisiydi. Bu alanın kendisini tatmin etmediğine karar vermiş ve bizim laba katılmıştı. Alttan 1 sene ders alarak ve tüm çömezlik süreçlerini aşarak moleküler biyolog araştırmacı oldu, yakında Amerika’da doktorasını verecek. Onu iten güç ise yaşlılığa çözüm bulmak idi. Bu konunun anahtarı ise ancak hücreyi anlamaktan geçiyordu.

Diğer tavsiyem, girecekleri hangi bölüm olursa olsun, kısa yoldan not peşinde olanları arasına girmesinler. Derslere, verilen ödevlere ve bunların ötesine geçerek, gidilebilecek en son derin noktaya kadar ilerleyerek konuları incelesinler. Yani okumak, araştırmak, fikir yürütmek bir zevk olsun- angarya değil. “Mış”- gibi yaparak değil, gerçekten bilimsel konulara dalsınlar, korkmadan ve sakınmadan.


Sorularıma cevap verdiği için ve bana labında çalışma imkanı verdiği için sevgili hocam Prof. Dr. Nesrin Özören'e çok teşekkür ediyorum :)

Nesrin Hoca'mın yaptığı aşı buluşunun haberi için buraya,

Nesrin Hoca'mın labı AKİL için buraya,

Nesrin Hoca'mın labında yaptığım benim kendi projemi okumak için buraya tıklayabilirsiniz!