29 Ağustos 2018 Çarşamba

İngilizce'mi Nasıl Geliştirdim?

Okuduğunuz bölüm Türkçe olabilir ya da sadece İngilizce konusunda kendinizi yetersiz hissediyor olabilirsiniz. Ben biyoloji alanında dilimi nasıl geliştirdim, hatırlayamadığım sözcükler ya da karşımdakinin İngilizcesini hiç anlayamadığım anlarda nasıl idare ediyorum, onları anlattım, umarım işinize yarar :)


Aklınızdan geçirin ve gerekirse unutun


Düşündüklerinizi aklınızdan İngilizce şeklinde geçirmek, "eğer şu an konuşuyor olsam bunu nasıl İngilizce söylerdim" demek benim bugüne kadar yaptığım en etkili şeydi. Sadece İngilizce konuşulan bir yerde olduğunuzu ve kendinizi mecburen İngilizce ifade etmek zorunda olduğunuzu hayal edin. O an ne yapıyorsanız, "bunu Amerika'da olsam nasıl söylerdim" diye düşünün ve kafanızdan kendi kendinize konuşma pratiği yapın.

Bu kendi kendine konuşma tekniğini uygularken mutlaka basit cümle ve kelimelerle konuşun. Çok basit bir kelime mi hatırlayamadınız, mesala tencere. Panik olmak yerine tencereyi başka nasıl ifade edebileceğinizi düşünün, "the thing that we cook food in it, big, gray" deseniz bunu herkes anlar ve kimse size "bu nasıl İngilizce konuşuyor, daha bunu bilmiyor" falan demeyecek. Ne kadar basit de olsa insan kullanmayınca unutuyor. Ne olacak sanki, aklıma gelmedi o an.

Basit kelimelere ek olarak cümlelerinizi de basitleştirmeye çalışın. Zaten çoğunlukla şimdiki zaman, geniş zaman, geçmiş zaman ve gelecek zaman kullanılıyor, biz lisede aman allahım ne karışık zamanlar öğrendik, şimdi hiçbirini hatırlamıyorum. Yok "shall, shan't" mış, "must have been continuing" miş; böyle şeylere hiç gerek yok.




Kendinize tahammül etmeyi öğrenin


Hatalarınızı görmek için ses kaydı ya da video kaydı almanızı öneririm. Kendinizi kaydedin ve telaffuz hatalarınıza bakın. İlk önce "bu neee, ne biçim konuşuyorum, ay iğrenç" diye kendinize tahammül edemeyip telefonu kırarcasına kapatmanız çok olası. Ama biraz dayanmaya çalışın, çünkü insan dışarıdan birini/kendini dinlediği zaman çok daha eleştirel oluyor ve konuşurken fark etmeden yaptığınız hataları görebilirsiniz. Am/is/are ile fiili aynı anda kullanmak gibi hatalardan bahsediyorum ve ben böyle şeyleri HALA yapıyorum ama bunu konuşurken kimse takmıyor.

Unutmaktan ve hatadan korkmayın. Birinin size söylediği bir şeyi anlamıyorsanız tekrar tekrar sorun. Sizin o anki amacınız İngilizcenizi "geliştirmek", "sular seller gibi konuşmak" sonraki adım. Ben staj yaparken arkadaşlarımın ya da supervisor'ımın dediği bazı şeyleri anlayamıyordum, çünkü biri Çinli biri İspanyoldu ve telaffuzları haliyle çok farklıydı. "Ay şimdi tekrar sorsam ne olur, bana salak gözüyle bakar kesin" diye düşünmeyin. Sizin amacınız zaten öğrenmek, rezil olmamak değil. Gerekirse rezil olun.

Kendinize alışmak konusunda şunu da ekleyeceğim, gerçekten biriyle İngilizce konuşurken aynı ses kaydındaki gibi "ne kadar kötü konuşuyorum, kesin içinden beni eleştiriyor" demeniz çok çok büyük ihtimal. Bunu önceden yenmiş olmanız ve kendinize güveninizin gelmiş olması çok iyi ve önemli bir şey.




Ne konuşacağım?


Eğer çok fazla kelime unutuyorsanız ya da basit kelimeleri bile bilmediğinizi fark ettiyseniz, kelime öğrenmek için "Memrise" uygulamasını kullanabilirsiniz. Bu bir kelime öğrenme uygulaması, direk gramer anlatılmıyor. Mesala tekil kişilerde fiile "s" takısı geleceğini bilmiyorsanız Memrise ile öğrenemezsiniz ama çok fazla yeni kelime öğrenebilirsiniz.

Bu uygulamada size öğretilen kelimeler sürekli tekrarlanıyor ve tekrarlandığı için öğrenmek zorunda kalıyorsunuz. Önce Türkçe anlamı test sorusu gibi soruluyor, daha sonra Türkçesi verilip İngilizcesi soruluyor. Daha sonra okunuşunu duyup yazılışını ve Türkçe anlamını bulmaya çalışıyorsunuz. Kelime okunduğu için doğru okunuşunu da duyuyorsunuz.

Tamam, kelimeyi görünce tanır hale geldiniz, daha sonra uygulama sizden o kelimeyi yazmanızı bekliyor böylece hem duyarak hem yazarak hem de size anlamı size sorularak çalışmış oluyorsunuz. Bu uygulama tamamen ücretsiz bir uygulama, diğerleri gibi bir süre geçtikten sonra diğer seviyeler için para istemiyor. Ama eğer seviyeleri telefonunuza indirmek istiyorsanız para ödemeniz gerekiyor. Ama "indirmesem de olur, internetin olduğu yerlerde çalışırım" derseniz 5 kuruş bile vermeniz gerekmiyor.



Konuşuyorum ama anlayamıyorum


Çok klasik olacak ama Türkçe altyazılı yabancı dizi izleyin. Bunu "oh oh altyazı ne güzel, okuyayım da güleyim eğleneyim" diyin diye söylemiyorum tabi ki. "Bu cümleyi İngilizce'de nasıl söylemiş, bu cümleyi Türkçe'ye nasıl çevirmişler" diye bakın. Asıl diziyi takip etmektense neyi nasıl kullandığını inceleyin. Eğer bir şeyleri anlamaya başladıysanız, bunu İngilizce altyazıya geçirin. Hatta bence fırsatını veya vaktiniz varsa daha iyisi, önce Türkçe altyazılı izleyin, sonra İngilizce altyazılı izleyin ama 3-4 defa izleyin. İyice anlamadan kesinlikle geçmeyin. Eğer altyazılar ile anladığınızı düşünüyorsanız, altyazısız izlemeye hak kazandınız!

Ben hala İngilizce ana diliyle altyazısız film izleyemiyorum. Çoğunu anlıyorum ama arada bir şeyler kaçırınca panik oluyorum ve tam olarak kavrayamadığıma inanıyorum. Ama İngilizce altyazılı olunca böyle bir sorunum olmuyor. Eğer direk İngilizce altyazılı başlamak istiyorsanız çocuk filmleri izleyebilirsiniz çünkü bu filmlerin dili çocuklara yönelik olduğundan çok daha basit oluyor. Disney filmleri ya da Pixar filmleri iyi bir seçenek olabilir ama bunları da dublajsız bulmak zor.

Duyduğunuzu anlama için başka bir örnek de Youtube'dan Amerikan vloggerları izleyebilirsiniz. İnsanlar burada çok karmaşık bir dil kullanmıyor, tam tersine günlük hayatın tam içinde oluyorsunuz. İlk zamanlarda orijinal Amerikan İngilizcesi konuşan birini anlamıyorsanız bence hızı 0,75 e falan düşürüp izleyin.

Son olarak kulağınızı geliştirmek için TED Talks dinleyebilirsiniz. TED Talks'taki videolardaki konuşmaların metinleri de var. Eğer hiç anlayamıyorsanız önce videoyu dinlerken metinden takip edin, ben Boğaziçi'nin hazırlık atlama sınavına çalışırken bunun çok faydasını görmüştüm. Hangi kelime nasıl telaffuz ediliyor, vurguyu nasıl yapıyor hepsini görmek sınavın listening kısmı için çok yararlı olmuştu. Aynı zamanda burada dünyanın her yerinden konuşmacı olduğu için farklı aksanlara da aşina olursunuz.




Peki biyolojiyi nasıl öğreneceğim?


Ben lisede de üniversite de İngilizce hazırlık okudum ama İngilizcem asıl üniversiteye başladığım ilk dönem hatta ilk ay gelişti diyebilirim. Zaten bütün dersler İngilizce işleniyor, konularınızı mecburen İngilizce duyup anlamaya çalışıyorsunuz ve soruları da İngilizce sormanız bekleniyor. Yani neredeyse yabancı bir ülkede eğitim alıyormuş gibiydim ve benim dilimi geliştiren şey de bu oldu. Mecbursun, anlayacaksın yapacak bir şey yok ama benim için başlarda bayağı zordu. İlk girdiğim ders fizik dersiydi hiç unutmuyorum, terimlerin Türkçe karşılıklarını anlayacağım diye dersi dinleyememiştim. 

Biyoloji içinse İngilizce geliştirmek bence biraz daha kolay. Çoğu terimin Türkçesi ile İngilizcesi birbirine benziyor. Mesala "iflammation-iflamasyon", "chloroplast-kloroplast" gibi. Peki bunları nasıl öğreneceksiniz? Makale okumaya başlayın, direk İngilizce makalelere bakın. Pubmed'den merak ettiğiniz konuları aratın ve çıkan makalelerden kısa bir tanesini seçin. Daha sonra alın elinize sözlük bütün kelimelere bakın. Çünkü sadece mitokondrinin ya da kromozomon İngilizcesini öğrenmek yetmez, birsürü terim var.

Mesala hücre ekmek için "ceel seeding" kalıbını bilmeniz gerekiyor ya da "resuspension"ın ne olduğunu sadece deneyde ne yaptığına bakarak anlayabilirsiniz, sözlükte "yeniden askıya almak" yazıyor (aslında çöken bir şeyi yeniden başka bir şeyde çözmek anlamında). Başlarda zorlansanız da öğrendikçe alışılıyor. Ben bayağı yeni dil öğrenir gibi biyolojik İngilizce kelimeler öğrenmiştim.




18 Ağustos 2018 Cumartesi

Magdeburg Deneyleri Final Chapter


Berlin Schönefeld Havalimanı'ndan herkese selamlar efendim! Sonunda 11 haftalık stajımın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Şu an havalimanında kontuarın açılmasını bekliyorum, ve tahminimce 1 saatten fazla süre var. Bu sürede ne yapıyoruz, tabi ki son staj blog yazımızı yazıyoruz *yeeeey* Bu haftadan önce yazmam gereken yazıyı yazmadım çünkü açıkçası hiç içimden gelmedi. Zaten son hafta da fazla bir şey yapmam, yazı kısa olur diye iki haftayı birleştirip yazayım dedim. Müsadenizle başlıyorum.



Ben normalde 26 Ağustos'ta dönecektim, hatta paşalar gibi THY'den biletimi bile almıştım ama yıllar önce yaşadığım bir sağlık sorunu şu an tekrarlıyor ve ben bu yüzden geceleri uyuyamıyorum (gerçekten, 2'den 5'e kadar falan sürekli uyanık oluyorum) ve gün içinde de çok ağrım olduğu için ne yaptıklarıma konsantre olabiliyorum ne de keyif alabiliyorum. Bu hafta stajım bittikten sonra İspanya ve Portekiz'e gidecektim (ühü ühü) ama malesef eve gidip annemin sırtıma masaj yapması şu an çok daha çekici geliyor ne yalan söyliyim. Zaten ağzımı bozmak istemiyorum ama euro çıkmış Allahuekber dağlarına, gezimde çok daha fazla masraf yapacağımı düşünüp iptal ettim. Çok üzgünüm ama olsun, daha çabuk kısır yiyebileceğim (züğürt tesellisi).


Biyoloji değil gastronomi stajı


Bu son iki haftada yemek işlerin bayağı ilerlettim bence. Deneye deneye ideal pirinç-su ölçüsünü buldum ve bir pilav yapmışım misler gibi ooh.. Sorun şu ki burdaki pirinçler şişmiyor, o yüzden ne kadar su koyacağınızı kestiremiyorsunuz. Neyse 3. denememde çözdüm, mutluyum. Bir de üstüne patates oturtma yaptım mı, allahım yeminle şu uyduruk havalimanında ağzım sulandı. Marifetlerim biter mi sandınız, çaktım bir de üstüne browniyi, bakın ne mixer var ne un, nasıl yaptım valla ben de bilmiyorum (hazır kek karışımı kullandı öhö öhö).



Sabahın köründe çalış köle


Normalde labda çalışan kişiler (doktora öğrencileri ve profesörler) projelerin durumlarını konuşmak için 2 gün bir otele gidip hem konferans salonunu kullanacaklardı hem de biraz tatil yapacaklardı. Sağolsunlar beni de çağırdılar ve konaklayacakları yer manastır gibi bir yer olduğu için çok heyecanlandım çünkü çok değişik bir tecrübe olabilirdi, dedim gelirim. Ama son anda fark ettik ki benim bugüne kadar yapmayı beceremediğim bir deneyi yapmak için son 1 şansım kalmış. Nöronlara bir protein vermemiz gerekiyor ve bu işlem sadece nöronlar belli bir günlükken yapılıyor. Ve tabi ki o gün geziye gidilecek olan gündü...

Çok üzülerek ve ayıp olacağını düşünerek başımızdaki profesörlerden birine yazdım. Dedim böyle böyle benim çalışmam lazım kusura bakmayın, ben de gelmek isterdim ama burdaki işim çalışmak. Hoca geri döndü, "çok üzüldüm Cemrecim ama mutlaka çalışırken yanında biri olmalı" diye. Ve bu maili benden sorumlu olan kişiye de göndermiş. Sorun şu ki sorumlu olan kişi de geziye gidecek. Ee napsak derken karar verildi, ben sabahın 6:30'unda laba gelip deneye başladım, benden sorumlu olan kişi de geldi ve geziye gidilecek saat olan 9'dan önce de her şeyi bitirdim ve tıpış tıpış geziye gittim.

Otelimiz


Bu kadar bilgi için henüz çok gencim


Gittiğimiz yer Harz/Blankenburg diye minik bir Alman köyüydü ve otelimiz de manastırın ve gölün hemen yanında bayağı şirin bir yerdi. Zaten odaya bir girdim, aman tanrım, çatısı çatı katındaymış gibi eğimli, her yer ahşap inanılmaz güzel bir oda. Yerleştikten sonra hemen Xiao ile oteli keşfe çıktık. Bu arada biraz gelme amacımızdan bahsedeyim, 12 gibi odaya yerleştik, daha sonra 2'ye kadar bir projenin durumu sunuldu. Sonra öğle yemeği ve ondan sonra 2 proje daha tartışıldı. Akşam yemeğinden sonra ise biraz daha relax, daha az resmi bir toplantı yapılmış ama ben sabahın köründe kalkıp deney yaptığım için enerjim çoktan bitmişti ve odama geçmiştim. Bir de erken kalkmasam bile, daha gencim ve o kadar farklı proje, farklı deneyler, farklı bilgileri bünyem kaldıramadı ve bayılmak üzereydim artık.

Otelimiz


Arada bir de manastır gezdik lütfen, onu unutmayalım, enerjimin bitmemesine şaşmamalı bence. Manastır dediysek iki odalı bir bina değil, içinde bir de müzik aletleri müzesi varmış ki bayağı ilginç bir yerdi, kilise orgundan tutun flüte kadar bayağı değişik şeyler anlattılar. Manastır kısmında da keşişlerin kaldığı odalar, eğitim aldıkları, gezdikleri, yemek yedikleri yerleri gördük ve bu kısım ne kadar eğlenceliydi, yorum kısmını size bırakıyorum :D

Ertesi sabah kalktık, piknik masalarında göl kenarında aşırı güzel tatlı bir kahvaltı yaptık ve hoop dağlarda hiking yapmaya. Hiking Almanların favori vakit geçirme aktivitelerinden biriymiş, ben bilmiyordum. Ama o günden sonra fazlasıyla öğrenmiş oldum, o nasıl bir kondüsyondur, siz deyin 60 ben diyim 70 yaşındaki koca koca profesörler haldır huldur dağ tepe geziyor, ben orda "ay öldüm çantamı taşıyın, su var mı su" diye bayılıyorum. Valla açıkçası biraz utandım bundan ama alışkın değilim napiyim. Tam 2 saat boyunda dağda oksijen depoladıktan sonra tam tersi yöne başladığımız yere yürüdük bu sefer, neyse ki dağda değil de tarlaların ortasında bir tane patika yapmışlar, ordan. Ve eve geldiğimde gördüm ki, bu patika direk güneş altında olduğu için şortumla amele yanığı olmuşum, TEŞEKKÜRLER PATİKA.




Gitmesek de uzaktaki köyümüz Kreuzberg


Artık şehirde son haftam olduğu için en sevdiğim mekan olan bira bahçesine çok sık gitmeye karar verdim, hatta 2 gün üst üste gidip "buraya gelirken uçakta okurum" diyip elime almadığım kitabı yarıladım orada. Hafta sonu ise napsam napsam derken dedim ki "kız Cemre son hafta sonun hatta son pazarın, kalk git Berlin'e, kitabını Dom'un önündeki çimlere yayıla yayıla oku". Bastım 10 euroyu (çünkü kendisi artık çok para ediyor) atladım Berlin'e geldim. Hiçbir planım yoktu, tek istediğim akşamüstü çimlerde kitap okumaktı. Saldım kendimi, canım nereye isterse oraya gittim. Sürekli eve gitmek istiyorum diye ağlıyodum ya, heh kalktım Kreuzberg'e gittim.

Orası gerçekten dedikleri kadar "Türkiye" imiş. Çiğ köfteci mi ararsın, yeminli tercüman mı, berber mi, sigortacı mı; hepsi Türk ve tabelalar Türkçe. Bana oradayken baya samimi geldi bu ama sonra düşündüm mesala, belki sert bir örnek olabilir bilmiyorum, ama İstanbul'da Arapça tabela görmek istemediğimi, görünce ne kadar sinir olduğumu hatırladım. Ee, Berlin'de niye mutlu oldum o zaman? Kendim olunca oh mis, benim ülkeme yapılınca vovovov. Oldu canım. Bu Kreuzberg'i beğenme düşüncemden de utandım biraz sonra.



Ben gelmeye karar verip otobüse binene kadar öğlen olmuştu. Berlin zaten büyük yer, Kreuzberg'den sonra direk Berliner Dom'un önüne gidip gölge bir yer bulup çimlere yayıldım. İki saat mi okudum kitap, belki daha fazladır, o kitap bitti ama hayatımın en huzurlu, en kendimi dinlediğim, en çok kararlar aldığım saatlerindendi orda geçen saatler. Sonra kalktım ve Humboldt Üniversitesi'nin önündeki kitap pazarına gittim. Aslında çok güzel bir Prag rehberi buldum, hem Prag'a da stajdayken gitmiştim- tatlı bir anı olurdu -ama o 3 euroyu anlamayacağım bir Almanca kitaba vermek istemedim, veremedim, elim gitmedi yani.

Artık gün bitti, otobüsüme doğru giderken güzel bir yol buldum, ordan geçeyim dedim veee evrenin minik sürprizi çok güzel saksafon çalan bir çocuğa denk geldim. Ve adını bayadır hatırlayamadığım ve çok sevdiğim bir şarkıyı çalıyordu. Dinledim, dinledim, para veremedim (sorry bro euromu harcayamazdım) ama instagramını yazdığı için onu takip edip story'mde paylaştım. Anca bu kadar destek olabilirim, sorry. (kısa bir not: çocuk 3 gün sonra beni geri takip etti :D)


Müzisyen arkadaşımız


Son haftama geldiğimde ise gerçekten nasıl geçtiğini inanın anlayamadım. Hatırladıklarım, bir Xiao ile döner yemeye gittik, Ayşe ve Xiao ile enstitünün önünde şarap-pizza partisi yaptık, daha sonra Rodrigo ile beraber bira içmeye gittik - ve şu an havalimanında bu satırları yazıyorum.

Bırakın evime gideyim - ama vizem yok?

Yeni biletim Schönefeld Havalimanı'ndan olduğu için (yani Sabiha Gökçen gibi bir yerde) Magdeburg'dan olabildiğince erken çıktım ve uçuşumdan 4 saat önce havalimanına geldim. Ama bir terslik var, hiçbir kontuar açık değil, güvenlikten geçen kimse yok, duty free desen kepenk indirmiş. Zannedersin bana özel havalimanı işletiyor adamlar. O arada uçuşu beklerken bu yazıyı yazayım dedim, sonra kontuar açıldı bagajımı teslim ettim, uçağın kapısına giderken resmen havalimanından dışarı çıkmam gerekti, ne biçim bi havalimanısın sen Schönefeld.

Dedik ve tabi ki tuhaflıklar bitmedi. Pasaport kontrolü için sıraya girdim, bekledim bekledim zaten tüm gün 26 kilo bagajımı taşırken belim ve kollarım kopmuş sonunda verdim pasaportu "damgalayınca gideyim uçakta uyuyim biraz" diye söyleniyorum. Polis bana baktı, pasaportun sayfalarına baktı, yanındakiyle konuştu, sonra bana döndü ve dedi ki "İngiltere'ye gitmek için İngilitere vizen olmalı, bunu biliyosun dimi?" Dedim ne İngiltere'si, bırakın evime gidicem ben; adam diyo ki evin Londra değil mi. Hayır ya ne alaka biletim İstanbul bak diyorum, bana dediği şey şu "kapın açılmadan pasaport kontrolünden geçemezsin, sonra gel". O sırada daha benim uçağıma yolcu alımı başlamamıştı. Yıllardır birsürü yerden uçtum, hayatımda ilk defa böyle bir şeyle karşılaştım, teşekkürler Almanya. Şimdi polisin karşısında bağdaş kurmuş kucağımda bilgisayar bu yazıyı yazıyorum.

(Ben yazana kadar uçak saati yaklaştı ve Almancı teyzeler kapının önüne gelmeye başladı. Hatta biri bana torunlarına götürdüğü tofife çikolatadan verdi :D)




Bir stajın sonuna geldik

Evet, bence bu yazıda asıl önemli olan stajımın bitmiş olması. Bu staj bana ne kattı, hep öğrenmek istediğim teknikler vardı onları denedim, çok güzel datalar elde edemesem de denedim en azından. Yepyeni insanlarla tanıştım, çok çok güzel insanlar tanıdım. "Yurtdışı ne kadar farklı olabilir ki" derken, şimdi söze dökemesem de gerçekten farklı bir bilim anlayışı olduğunu gördüm. Gördüğüm en bariz fark, insanlar size bilimi öğretmek, sizi eğitmek istiyor ama Türkiye'de eğer bu işi biliyorsan bir yerlere geliyorsun - bence. "Ben bunu programa alayım, öğretirim" diye bir düşünce ben görmedim açıkçası bizim ülkede. 

Yeni şehirler, ülkeler gördüm, kendi kendime ev idare etmeyi ve yemek yapmayı öğrendim. Bence insan 2 ayda kendine ne kadar şey katabilirse, o kadar kattım diye düşünüyorum. Dilim ilerledi mi, bence ilerlemiştir, arada Ayşe'yle Türkçe diğerleriyle İngilizce konuşurken beynim yanmadı değil ama bayağı konuşmaya çalıştım İngilizce.

Umarım bu insanlarla iletişimim hep devam eder, teşekkür ederim Ayşe, Xiao ve Rodrigo. En güzel datalar, istatistikler sizinle olsun <3 

Bir staj, master, ya da doktorada tekrar görüşmek üzere, auf wiedersehen Deutschland!


7 Ağustos 2018 Salı

Magdeburg Deneyleri Chapter 9

Sondan üçüncü Magdeburg yazımdan herkese merhaba. Ne yalan söyliyim bu haftam biraz buruk, biraz depresif geçti. İlk defa ailemden bu kadar uzun süreli uzak kaldım, erkek arkadaşımı çok özledim ve kendisi de Hindistan'da staj yaptığı için hem saat farkı hem de internet probleminden dolayı çok fazla görüşemedik. Bir de bırakın tatili, denizi uzaktan yakından göremediğim için psikolojim artık alarm vermeye başladı. Ve tuz biber olarak da labda sebep olduğum bir kaza olunca, değmeyin keyifsizliğime.


Labda cihaz bozma ve azar keyfi


Perşembe günü kendi başıma ilk defa yapıtığım bir deney vardı, plasmidleri bakterilerin içine koyuyorum ve daha sonra bu bakterileri çoğaltıyorum. Böylece bu plasmidi içeren birsürü bakterim  olmuş oluyor. Daha sonra bu bakterileri patlatarak plasmidin bakteriden dışarı çıkmasını sağlıyorum ve çeşitli kimyasallarla plasmidi diğer moleküllerden ayırıp elde etmem gerekiyor (alkış efekti). Bu sırada, daha ilk adımda bakterileri santrifüjlemem gerekiyor ki içinde büyüdükleri sıvıyla bakterilerin kendilerini ayırabileyim. Beklediğim şey bakterinin şişenin dibinde çökmesi ve besi yerinin de sıvı halde üstte kalması. Şişeleri santrifüj makinasına koyarken kapaklarının kapalı olduğunu ve ağırlıklarının eşit olduğunu kontrol ettim; çünkü hem makina dengeli olmalı hem de kapaklar açılırsa motor ıslanır ve bozulabilir. Bu bize 1. sınıfta öğretilen ilk şeylerden biriydi.

Odamın camından efektsiz gün batımı

Santifüjün süresi bitti, ben makinanın kapağını açmaya çalışıyorum ama yok açılmıyor. Yanında çalıştığım doktora öğrencisine söyledim açamadı, hocama söyledim açamadı, artık enstitüde çalışan teknisyenler ellerinde pense gibi şeylerle geldi ve en son lab cihazlarından sorumlu kişi geldi ama yok açılmıyor. Manzaraya bakın: hocanız, sizden sorumlu öğrenci, makinadan sorumlu kişi herkes orada ve sizin hatanızı çözmeye çalışıyorlar. Neyse bir şekilde makina açıldı ve makinanın içi, motor kısmı, elektronik kısımlar HEPSİ SIRILSIKLAM çünkü şişelerin kapağı açılmış ve bütün cihazlar hem bakteri olmuş hem de ıslaklar, bütün makina ıslak.

Azar yedim, bağırtı yedim, ciddi konuşmalara maruz kaldım; ki hepsinde haklılar. Kapakların kapalı olduğunu kontrol etmiştim, ama anlaşılan iyi kapatamamışım ve bir kaza oldu. Ama en azından "keşke kapalı olduğunu kontrol etseydim" demiyorum, o açıdan içim rahat çünkü yapmam gereken kontrolü yaptım ama kaza oldu yani. Artık iki değil milyon kez kontrol edeceğim.


Memleket özlemi


Bir akşam çok büyük bir hata yapıp Youtube'da "kısır yapma challenge"lara daldım. Aman Allahım bu nasıl bir özlem, o ekşili saçlalı bulgur bir burnumda tüttü anlatamam. Ben bir ağlamaya başladım "eve gitmek istiyoroomm annemin kısırını özledeeem" diye. İzledim izledim, sonra ağlaya ağlaya yattım uyudum. Anne eğer bunu okuyorsan ki okuduğunu biliyorum, nolursun eve girerken eşikte başımdan aşağı konfeti gibi kısır taneleri dök, yalvarırım. Ayrıca şeyi de anlamıyorum, gören de çok uzakta, hiç Türk'ün Türk esintilerinin olmadığı bir yerde yaşıyorum sancak. Neden bu kadar arıyorum bilemiyorum.

Açıklamaya gerek yok bence

Hafta sonu hem labdaki kaza, hem evimi özleme hem de başka şeyler yüzünden o kadar keyifsizdim ki, yine ne zaman mutsuz olsam yaptığım gibi, İtalya'ya özgü bir şeylere sarıldım. İtalyanca çalışacak modda bile olmadığım için gittim marketten 2 euroya mis gibi İtalyan Chianti şarabı aldım. Biz annemle bu şarabı İtalya'dan dönerken almıştık ve o tadı alırsam yine o mutluluğumu hissederim diye düşündüm (bkz. İtalyanca öğrenmeye başlama sebebim). Gün batımı penceremden bayağı güzel görünüyor -turuncu, mor, pembe renklerde- ve o sırada içerim diye hayal etmiştim. Ama olmadı, çünkü neden, koskoca mutfakta bir tane tirbüşon yok. Güzelim şarap öylece masamın üzerine duruyor. Bakıp bakıp Venedik'te salınan gondolları hatırlarım artık.


Gavur ellerde kanadım kırıldı


Buraya gelirken 26 kilo eşya ile geldim ama dönüşte aynı işkenceyi çekmemek için eşyalarımın bir kısmını eve kargolayayım diye düşündüm. Eşyaları seçtim, kutuya koyarken bir tane defterin demir spiral ucu, sen git benim sol elimi komple kes. Nasıl kanıyor, dedim aha ya kan kaybından ya tetanozdan öleceğim. Bir de nasıl olduysa kesik boydan boya damarın üzerinde, ben iyice yusuf yusuf. Hemen doktor arkadaşlar arandı, en son ne zaman aşı olduğumu hatırlamadığım için "doğru tetanosa" talimatı alındı. HARİKA.

Neyse ki sağlık sigortam vardı da korkmadan gidebildim. biliyorum ve hastanede derdimi anlatmam mümkün değil. Ben gittim acile, neyse ki hemşire İngilizce biliyordu ve anlaşabildik (mi acaba). Anlattım az önce elimi kestim, tetanos aşısı olmak istiyorum diye, hemşire birini aradı ve daha sonra bana "üzerinden çok süre geçtiği için artık çok geç, aşı yapamayız" dedi. Allah aşkına ne diyon, ben bir saat önce kestim elimi ve kanamam durunca geldim zaten. Bir de diyor ki "maksimum üç gün içinde gelmeliydin, bir hafta geçmiş seninkinden". Dedim ne bir haftası, bir saat oldu olmadı, sonra tekrar aradı ve aşıya hak kazanan 1 milyonuncu insan olabildim. TEBRİKLERRR!!

Kanaması durduktan sonra hastaneye giderken bu haldeydi

Pasaportumla sağlık sigortamı verdim. Benim sağlık sigortam, normalde buradaki sağlık problemlerimi Türkiye'deki Emekli Sağlığı karşılayacak şekilde yapıldı, yani hiç para ödememem gerekiyor. Ve öyle bir durumdayım ki, cebimde sadece 3 euro var ve ekstra bir şey çıkarsa yandım demektir. Teşekkürler Emekli Sandığı, beni 1 cent bile ödemeden hastaneden kurtardın <3

Sıramı aldım, bekleme salonuna geçtim ama bir tuhaflık var. Acil acil değil sanki sinemanın bekleme salonu. Herkes süslü, bol bol muhabbetler ediliyor, pizzalar söylenmiş kutular çöpte. Valla ben anlamadım bu nasıl "acil". Hatta bir amca geldi, salona girip "guten tag" dedi ama sorun şu ki amcacım biz orda gün yapmıyoruz, kimin ne derdi var belli değil. Bir de koltuğa geçip oturmak için insanların cevap vermesini bekledi adam. Ne zaman birileri karşılık verdi, o zaman ayakta durup etrafına bakmaktan vazgeçip gitti oturdu. İlginç.

Daha sonra beni çağırdılar, aşımı oldum ve evime içim rahat bir şekilde gidebildim. Ama kaydımı yapan hemşireyi tebrik ediyorum. Bir saati bir hafta diye anlamak zaten büyük başarı, bir de soyadımı doğru yazıp doğum tarihimi nasıl yanlış yazabildi bilemiyorum. Pasaportuma bakıp yazacaksın ya, zaten topu topu 10 rakam var şu dünyada, nasıl karıştırabildin, pes.

Havalı aşı kimliğim ve yanlış doğum tarihim <3

Adana'dan geçmiş bir İtalyan


Bu arada benle aynı katta kalan İtalyan Matteo diye bir çocukla tanıştık. İtalyan olduğunu öğrenince "ben İtalyanca konuşabiliyoroooom" diye çocuğa yapıştım, o da daha önce 4 defa Türkiye'ye geldiği için ve Türkiye'yi aşırı sevdiği için konser alanında birbirini kaybedip sonra bulan iki arkadaş gibi birbirimize sarıldık. Herkes defalarca Türkiye'ye gelebilir, bu çocuğun ilginç yanı gittiği yerlerin Adana ve Niğde Ulukışla olması. Özellikle Adana'yı "çok sıcak bir günde biri Güneş'i yok etmek için ona ateş etti ve ben oraya gittim" diye anlatıyor, çılgın :D

Avrupa Gönüllülük Projesi ile gelmiş ve sürekli kebap yiyip hamamlara gidip mis gibi keyif yapmış ülkede, biraz da Türkçe öğrenince Türk halkının sevgilisi olmuş. Sürekli "Türkiye'yi çok özledim, herkes çok yardımsever, herkes bir şeyler ikram ediyor" diyip duruyor. Sen o bebiş yabancılığınla 2 kelime Türkçe konuşunca zaten herkes etrafında pervane olmuştur hemen, tabi özlersin.


Çılgın Doğu Almanya partileri ve kavgalar


Cumartesi akşamı Matteo ve Nur ile beraber nehir kenarlarındaki partilere gidip "pub crawl" gibi bir şey yaptık. Ama lütfen parti deyince çılgın erasmus partileri gibi bir şey bekleyemeyin, 50 yaş üstü Almanlar birer bira içip çalan slow Alman şarkılarında ayakta sallana sallana dans ediyorlar. WOW çılgın eğlence #partytime. Çoğu büyük ihtimalle 80'lerde rock n roll hayatı yaşamış uzun beyaz saçlı amcalarımız bugünlerde ellerinde bira, büyüttükleri göbekleri ile piknik masalarında oturup "chill" sohbet etmeyi tercih ediyorlar. Yorulmuş olabilirler tabi. saygı duyalım.

İlk durağımız Elbalandhaus'tu ve tam olarak yukarda bahsettiğim amca ve teyzeler vardı, zaten müzikler de Bon Jovi şarkıları ya da "I Love Rock n Roll" falandı. Parti 22:30 gibi bitince(??) Matteo'nun arkadaşları ile buluşmak için başka bir yere gittik. Buradaki çılgın partimizde de özgürlükle ilgili Alman pop şarkıları çalıyordu ve insanlarımız yine bir sağa bir sola sallanmaktan başka pek bir şey yapmıyorlardı. Ama son durağımız olan Montego Alman şartlarına göre bayağı iyi bir yerdi. Bozkırın ortasını kumla doldurup fake bir beach yapmışlar. Şezlongdan şemsiyeye, havuzdan cankurtarak kulesine kadar her şey var. Hatta ve hatta, bu cankurtaran kulesinde dans eden ıslak beyaz tişörtlü ablalarımız bile vardı :D Ben de böylece Montego'da sahil ihtiyacımı biiiirazcık karşılamış bulunuyorum.

Montego fake beach

Saat 1:30 gibi oradan çıktıktan sonra konu bir şekilde aşk hayatına geldi ve oturup dertleşmek istedik. Bunun için en idael yer neresidir? Tabi ki dönerci. Lane-night-snack olayına zaten bayılan bir insanım, gittik koskoca dürümleri gömerken ilk aşklarımızdan, neden insanların sevgili bulamadığından, ne aradıklarından falan bahsettik. Ortam pek uygun olmasa da herkes Akdenizli olunca mükemmel muhabbet ilerledi.

Daha sonra saat 2:30 gibi eve dönmeye karar verdik ve Nur'la otobüse bindik. Nur zaten oturduğu yerde uyuyor, ben onla kendi kendime muhabbet etmeye çalışırken birden otobüs birbirine girdi. İki tane sarhoş çocuk birbirini tokatlamaya başladı ve bu arbededen kaçan bir kadın otobüsün en arkasına yuvarlandı. Yine bu arada inmeye çalışan zavallı bir adamcağızın ayağı takıldı ve kucağıma oturmasına ramak kaldı. Neyse ki kavga edenlerlerden biri indi de otobüs biraz duruldu, mu dersiniz? İnen kişi bu sefer otobüsü yumruklamaya başladı. Ay sen otobüse vursan nolcak, hıncını otobüsten mi çıkaracaksın sanki? Ve bu arada otobüs şoförü inanılmaz cool bir şekilde otobüsü sürmeye devam ediyor, otobüs yansa umrunda değil.

Hafta sonundaki moral bozukluğumdan dolayı bunu pazar günü yazamadım, o yüzden şimdi salı günü paylaşıyorum. Eğer hafta sonu planımız gerçekleşebilirse, bu haftanın yazısı yine haftaya salı gelecek.

Haftaya görüşmek üzere, ciao XX