18 Temmuz 2019 Perşembe

Tıp mı Moleküler Biyoloji ve Genetik mi?


"Tıp mı okumalıyım moleküler biyoloji mi?" Mail kutumu en çok dolduran cümle olur kendileri. Benim en büyük hayalim moleküler biyoloji okumaktı. Lise boyunca "Türkiye birincisi de olsam MBG" diye dolandım etrafta. Sonra puanlar geldi, ben girebileceğim güzel tıp fakültelerini görünce bi' "acaba tıp mı okusam" dedim yalan yok. Peki beni bu düşünceden neler vazgeçirdi? Bu yazıda kendim neden tıp seçmediğimi anlatmak istiyorum. 



Öğreneceğim konular


Bana gelen klasik bir öneri vardı: Tıp oku, hala çok istiyorsan üzerine tıbbi genetik uzmanlığı yaparsın. Evet çok mantıklı bir öneri, ama o zaman ben 6 sene boyunca farklı tıp branşlarından ders alacağım. Kardiyolojiden ortopediye, gözden patolojiye bir yığın ilgimi çekmeyecek şey öğreneceğim. Onun yerine 4 yıl moleküler biyolojide hücresel seviyede bilgi alıp sonra 2 sene yüksek lisans yapınca, tıp okuyacağım sürede moleküler biyoloji alanında özelleşebilirim. 


Moleküler biyoloji ve genetik konuları benim çok daha fazla ilgimi çeken konular olduğu için moleküler biyolojiyi seçtim. Evet yine çok ders çalışıyorum, bir tıpçı komite sınavına ne kadar çalışıyorsa ben de bütün fizik, kimya, matematik, biyoloji derslerime o kadar çalışıyorum ama sevdiğim şeyler olduğu için hiç zor gelmiyor. 


Memur zihniyeti


Ben idealist bir insanımdır, bir şeyler üretmek, bilime bir katkım olsun istiyorum. Eğitim hayatım boyunca makale okumak, deney yapmak, daha ne yapılabilir diye düşünmek beni yoran değil tam tersine daha iyiye götürecek şeyler. Doktor olup masada oturduğum yerden tetkik isteyip klasik ilaçlar yazmak bence çok sıkıcı ve bir yerden sonra insan zekasını körelten bir şey. 

Onun yerine bir deneyi nasıl yapacağımı düşünmek, deney sonucunu heyecanla beklemek benim için çok daha heyecanlı ve tatmin edici. Saat 5 olsun da eve gideyim diye bir düşünce bana çok ters. Tüm doktorlar böyle değil tabi, bu işin cerrahlığı da var. Bir hastanın tedavisini düzenlemek, ameliyata girdiğinde hastayı iyileştirmek mükemmel bir his olsa gerek.




Para ve iş meselesi


Moleküler biyolojiden mezun olduğunuzda malesef size "moleküler biyolog" gibi bir unvan verilmiyor. Unvanı geçtim, iş ararken sadece lisans derecesi yeterli olmuyormuş, ben bunu çok yakın bir arkadaşımda gördüm. Kızın tek hayali bir şirkete girip protein üretmekti, kesinlikle yüksek lisans yapıp akademisyen olmak gibi bir hayali yoktu. Ama şirketler tarafından ona söylenen şey "yüksek lisans yap öyle gel" oldu, okulu bittikten sonra iş bulabilmek için biraz daha okumak zorunda kaldı.


Yüksek lisans yaparken para kazanmak ise tamamen yüksek lisans yaptığınız yer ve beraber çalıştığınız hocaya bağlı. Devlet okullarında eğer bursunuz yoksa tek geliriniz ya ailenizden olur, ya da hocanız size proje hibesinden para verirse olur. Özel okullarda ise biraz daha farklı olabiliyor, okulunuz size maaş verebiliyor ve buna ek olarak yine hocanız size hibesinden destek verebilir (bunlar sözleşme ile garantiye alınıyor). Yüksek lisanstan sonra doktora yaparsanız da artık çalışan biri gibi olduğunuzdan düzenli bir maaş alıyorsunuz. Araştırma görevlisi kadrosu da açılırsa ve olursanız oradan da para gelir. 




Ama tıp okuduğunuzda 6. sınıftan itibaren az da olsa düzenli bir maaşınız oluyor. Mezuniyetten sonra iş derdi zaten yok, zorunlu hizmet yapmak isterseniz devlet sizi bir yere atıyor. TUS kazanıp asistanlığa başlarsanız yine gayet yüksek bir miktar maaş ile eğitiminize başlarsınız. Üstüne üstlük bir de "doktor" olmuş oluyorsunuz. Bu para konusunda neyime güvendim bilmiyorum, ama şu an şöyle düşünüyorum: Yeteri kadar iyi bir araştırmacı olursanız, elbet sizi geçindirecek kadar para kazanırsınız. Ama o kadar emek veriyoruz, insan tabi ki karşılığını almak istiyor. Ben biraz "istediğim şeyi yapayım yeter, deli gibi para kazanmasam da olur" kafasındaydım.


"Moleküler biyoloji mezunu işsizdir" cümlesine kesinlikle katılmıyorum. Aldığımız eğitimi birçok farklı yerde kullanabiliriz. Mesala ilaç şirketlerinin pazarlama kısmından tutun klinik araştırma kısmına kadar, birsürü pozisyonda biyoloji bilen insan yer alıyor. Bölümden bir arkadaşım bir ilaç şirketinde klinik araştırma bölümünde doktorlarla beraber çalışıyor. Bir tanıdığım Ege Biyoloji'den mezun oldu ve tıbbi araştırma cihazı satışı yapan bir şirkette işe girdi. Daha sonra yüksele yüksele buranın ortağı oldu. 



Yine yeni kurulan birçok biyoteknoloji şirketi var. Bildiğim bir örnek, ben tümörlerimi bir biyoteknoloji şirketi aracılığı ile yurtdışına genetik kodlama yapılması için gönderdim ve bu aracı şirkette çalışan insanlar moleküler biyoloji ve genetik mezunuydu, hatta annem bana oradan iş bile buldu :D Bizim okulda doktora yapıp daha sonra akademisyen olmak istemeyen birçok mezun biyoteknoloji şirketlerinin argelerine girebildi. Kendinizi geliştirdiğiniz sürece iş var mı, var!


Kampüs hayatı


Ben bütün 12. sınıfımı "seneye gökyüzüne Boğaziçi'nin çimlerinden bakacağım" diyerek geçirdim. O güzel çimlerde oturmak, ders aralarımda arkadaşlarımla uzanıp muhabbet etmek, kahvemi yudumlarken bir yandan boğaz köprüsüne bakmak benim için mükemmel bir hayaldi. Tamam fazla uçuk bir hayal, kısaca buna kampüste takılmak istiyorum diyelim. Ama tıp okusaydım, ilk üç yılımı dersliklerin olduğu bir binada, sonraki üç senemi ise hastane koridorlarında geçirecektim. Tıp fakülteleri genelde kampüsten biraz daha ayrı yerde olur, ben gerçek bir üniversite hayatı yaşamak istediğim için tıbbı eledim. 


Yurt dışı meselesi


Ben hayatımın bir kısmını yurt dışında geçirmek istiyorum, yabancı dilim de iyi, yüksek lisans ve doktoramı yurt dışında yapmak benim için mükemmel bir fırsat olacak diye düşündüm, hala da öyle düşünüyorum. Hem eğitim alacağım, hem araştırma yapıp çalışıyor olacağım. Evet bu bir fırsat, ama aynı zamanda biraz da zorunluluk bence. Eğer doktoradan sonra Türkiye'deki okullarda akademisyen olmak istersem bazı okullar doktorayı yurt dışında yapmamış insanları işe almıyor (Boğaziçi ve ODTÜ bu şekilde). Yurt dışında doktora yapmak zorunda mıyız hayır, bizim okulda doktora yapan birsürü insan var ve gerçekten çok başarılılar. Doktora sonrası araştırma için yurt dışına gidilirse o eksik kapanabilir.



Tıptan sonra da yurt dışına gidilir tabi ki, Almanya ve Amerika'da bunun için sınavlar olduğunu biliyorum. Almanya'da Almanca bilmeniz de gerekiyor ama yapılamayacak şey değil tabi ki. Şahsi fikrim, moleküler biyoloji yüksek lisans ve doktora programları sayesinde yurt dışına gitmeyi kolaylaştırıyor. Ama yurt dışına gitmeyi gözünüz yemiyorsa iki defa düşünün.


Çalışma ortamı


Ben çalışırken çok fazla üzerimde baskı yapılsın, "şunu şöyle yap" diyen insan olsun istemem, hatta grup çalışmasına aşırı yatkın bir insan olduğumu da düşünmüyorum. Benim için moleküler biyoloji okumanın en güzel yanlarından biri, deneyini tek başına yapıyor oluşun. Tabi ki hocalar tarafından yönlendirmeler oluyor, ama deneyi sadece senin yapıyor olman ve sorumluluğun senin üzerinde olması bence iyi bir şey. Biri eksik mi yaptı, acaba doğru maddeyi kullandı mı derdi olmadan çalışmak rahat. 

Doktor olsan ameliyathanede koca bir ekiple beraber çalışıyor olacaksın, bu da zevkli tabi ama ben tek çalışmayı yeğleyen bir insanım. Hem bunun hasta yakını var, hekime şiddeti var, var da var. Hastayla direk muhatap olmadan labda kendi kendine takılmak daha rahat.


Toparlamak gerekirse öğrendiğim konular, çalışma ortamı, yurt dışı imkanları ve beni daha iyi olmaya teşvik edecek bir bölüm olduğu için ben moleküler biyoloji tercih ettim. Mezun olunca hazır işim olsun, maaşım yüksek olsun derseniz karar sizin :)

15 Temmuz 2019 Pazartesi

Üniversiteyi Verimli Geçirme Yolları

Üniversite hayatımı bölümüm çok izin vermese de elimden geldiğince sosyal geçirmeye çalıştım. Şimdi okulum bitti ve son beş yılıma baktığımda "keşke bunu böyle yapmasaydım, keşke bunu yapmayı akıl etseymişim" dediğim bir yığın şey olduğunu gördüm ve bunları sizinle paylaşmaya karar verdim. Belki yazdıklarım öğrencilik yıllarınızı daha verimli, daha farklı, daha aktif geçirmeniz konusunda size ilham verir, siz de benzerlerini ya da daha iyilerini yapmaya karar verirsiniz.



İnekliğe son


İlk olarak çok net bir şeyle başlamak istiyorum, ders çalışarak geçirdiğim her cuma gecesi için çok pişmanım! Bölümüm ağır bir bölüm ve hem sayısal hem okumalı bir sürü dersimiz var, bakınız Boğaziçi'nde dört yılda neler öğrendim. Bu yüzden derslerimi, sınavlarımı ve deney raporlarımı yetiştirebilmek için çoğu cuma akşamını bilgisayar başında geçirdim. Ama şimdi görüyorum ki o akşamlar benim dinlenmem gereken zamanlardı, çünkü bir hafta boyunca hem kafa olarak hem beden olarak yoruluyordum ve cuma günü stressiz bir şekilde dinlenmezsem çok daha yorgun oluyordum ve bu sefer hafta sonum verimsiz geçiyordu. Şimdiki kafam olsa sınava çalışmaya bir iki gün erken başlar, pazar akşamı iki saat daha geç uyuyup raporu tamamlardım ama kesinlikle cuma günümü boş bırakırdım.



Üniversite = meslek midir?


Okulda daha fazla seçmeli ders almak isterdim, okulumu sadece bana mesleki eğitim veren bir yer olarak kullanmak yerine değişik şeyler denemek adına var gücümle sömürürdüm. Bunu öğrenci kulüpleri ile de yapabilirsiniz, varsa bunları öğreten dersleri alarak da. Mesala bizim okulda seramik, heykel, resim, piyano, badminton, okçuluk, senaryo yazma, fotoğrafçılık, çizgi roman yazımı üzerine farklı farklı dersler var. Ben bunların hiçbirini programıma uymadığı ya da hocasından onay alamadığım için alamadım, alsaydım hem zor derslerim arasında beni dinlendirirdi hem de daha çok eğlenmemi sağlarlardı. 




Seçmelileri sadece hobi olarak düşünmemek gerek. Üniversite gerçekten çok farklı kültürlerden, farklı birikimlere sahip insanlarla tanıştığımız bir yer ve ben tanıştığım insanlarla sohbet ederken bazı konularda çok eksik kaldığımı fark ettim. Örneğin politika, ekonomi ya da sosyoloji hakkında bırakın sohbet etmeyi, duyduğumu anlayacak kadar bile fikrim yok. Bu konularda en azından birer giriş dersi almış olmak isterdim.


4 koca yılda birsürü farklı şey deniyoruz; seçmeli dersler, kulüpler, sporlar... Mezun olurken sevdiğimiz, iyi yaptığımız bir şeyde onu birine öğretecek kadar iyi bir seviyeye gelsek çok güzel olmaz mı? Birsürü şeyden yarım yamalak bilgimiz olması yerine bunlardan birini çok iyi seviyeye getirmek bence çok daha mantıklı. Burada demek istediğim bahsettiğim farklı alanlardan giriş-seçmeli dersi almamak değil, onları alıp birini seçip onu çok iyi seviyeye getirmek. Herkes bir şeyde gerçekten iyi olsa ooh mis... Ben burada oyumu İtalyanca'mı geliştirmekten yana kullandım.




Önyargıları yıkmak için Yaşayan Kütüphane


Farklı insanlar tanıma konusundan devam edelim. Artık yaygınlaşmaya başlayan "yaşayan kütüphane" diye bir etkinlik var. Genellikle önyargıyla yaklaşılan ya da ayrımcılığa uğrayan ve "yaşayan kitap" olarak nitelendirilen insanlarla karşılıklı oturup birebir diyalog halinde olup onları tanıma şansı elde ediyorsunuz. Bu "kitaplar" eski uyuşturucu bağımlıları, seks işçileri, LGBT bireyler, farklı meslek gruplarından insanlar, trajedi yaşamış insanlar, farklı dini ya da etnik kökenlerden gelenler gibi farklı gruptan oluyor. 


Ben bazı gruplara karşı önyargılı olduğumun farkındayım çünkü etrafımda çok fazla o gruplardan insan olmadı ve onları tanıyamadım ama belki bu yüzden bana çok farklı şeyler katacak insanları kaçırdım, ya da bir gün ben de o gruplardan birine dahil olabilirim. O yüzden ne kadar farklı insanlar tanıyıp önyargılarımı yıkarsam, hayatıma o kadar çok yatırım yapmış olurum diye düşünüyorum.

Yaşayan Kütüphane etkinliğinden


Etrafındakilere güven


Ben genelde işlerimi bireysel halletmeyi seven biriyim, bir proje yapacaksam tek yapmayı denerim ya da bireysel sporları yapmayı daha fazla severim. Bunun nedeni bence grup halinde çalışmaya alışmamış ve haliyle bir iş söz konusu olduğunda (ödev ya da maç kazanma) etrafındaki insanlara güvenmemem. Bunu yenebilmek için iki şey yapabilirdim, birincisi bir takım sporu oyuncusu olabilirdim. Herkesin farklı sorumluluğu olduğu bir takımda rol alsaydım maçı kazanmak için herkesin elinden geleni yapacağına emin olup 
takım arkadaşlarıma güvenecektim.

İkinci olarak da sevdiğim bir öğrenci kulübünün yönetim kuruluna girebilirdim. Etkinliklerin planlanması, tanıtılması, okul ile ilişkilerin yürütülmesi, maddi işler derken farklı alanlarda birçok insanın sorumluluk alması ve kulübün ancak bu insanların beraber çalışması ile ayakta kalması beni diğer arkadaşlarıma güvenmeye zorlardı.




İnsiyatif alan kişi siz olun


Eğer bir hobiniz varsa ve okulda bunu geliştireceğiniz bir kulüp yoksa kendiniz etkinlik yapın. Birkaç arkadaş ile başlamanız yeterli. Mesala ben yoga yapıyorum ama okulda düzenli olarak toplanıp yoga yapan, eğitim veren bir kulüp yok. Ben okulun Facebook grubuna "ben şu gün şu saatte yoga yapacağım, isteyen gelsin" yazsaydım eminim ki okulda bunun eksikliğini duyup bana katılacak birsürü insan çıkacaktı. Birkaç kez toplanıp kişiler oturdukça bize eğitim verecek kişiler, sohbet edebileceğimiz yoga uzmanları çağırmak isterdim. 


Bunu yapmak çok mu zordu, hayır ama ben başkasının bunu yapmasını bekledim. İnisiyatif alıp da çağıran kişi olmadım. Aynı şey İtalyanca için de geçerli mesala, her hafta toplaşıp film izleyecek, İtalyan mutfağından yemekler hazırlayacak öğrenciler zaten benim sınıfımda vardı, ben yine "hadi gelin bu hafta bu pizzacıya gidelim" yerine "hiç böyle etkinlikler yapmıyoruz" demekle yetindim.



Gönüllülük projeleri


Hayatta karşılıksız bir şey yapmanın çok önemli ve anlamlı bir şey olduğunu düşünüyorum ve bunu yapanlara inanılmaz imreniyorum. Belki biraz yediğim kazıklardan, enayi yerine konmaktan bilmiyorum (:D) ama gönüllülük projeleri hep yer almak isteyip adım atmadığım bir konu oldu. İhtiyacı olan biril
erine yardım etsem ve teşekkür olarak kocaman bir sarılma alsam ne kadar güzel olurdu kim bilir. Örnek olarak görme engelliler için kitap seslendirme, çocuklar için kermes yapma, Avrupa gönüllülük hizmeti geldi aklıma.


Derdini anlatma & Kendini ifade etme 


Kişinin işi, yaşı ne olursa olsun kendini ifade etmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu gerek sohbet ederken, gerek önemli bir sunum yaparken geçerli. Düşünsenize bir davanız var ve haklısınız, avukatınız lafı eveleyip gevelese, hakimi ikna edecek şeyler sunmasa siz o davayı haklı olmanıza rağmen kazanabilir misiniz? Ya da yüksek lisans tezinizi hocalara sunuyorsunuz ve sizi soruları ile sıkıştırıyorlar, panikleyip ağlamaya başlayabilirsiniz bile. 


İşte bu yüzden bence herkes münazara eğitimi almalı diye düşünüyorum. Karşınıza sizi haksız duruma düşürmeye çalışan biri her zaman çıkabilir ve kendi doğrunuzu düzgün bir şekilde aktarmanız gerek. Okulumda münazara kulübü vardı ama eğitimleri yoğun olduğu için ben teşekkür katılamamıştım. Eğer okulunuzda bu şekilde bir imkan yoksa bol bol sunum yapıp topluluk önünde konuşma yeteneğinizi geliştrebilirsiniz.



Ben üniversite hayatımda kendime daha çok şey katamadığım için pişmanım, umarım bu yazı sizin aklınıza yapabileceğiniz yepyeni fikirler getirir!